(Spoiler içerir.)
Uzun zamandır kendimi hüzün içeren kitaplardan uzak tutmaya çalışıyordum. Ama Şeker Portakalı ile bu kararımı çiğnemiş oldum.
Bazıları bu kitabı küçükken okur ama iyi ki şimdiye bırakmışım. Böylesine güzel bir kitabı şu anki bilincimle okumak en doğrusuymuş.
Kitabın ana karakteri Zezé adında bir çocuk. Biz de onun başından geçenleri, bunlar hakkındaki duygu ve düşüncelerini okuyoruz. Kitabın dili sade ve akıcı. Şimdi özüne gelelim;
Zeki, hayalperest bir çocuk düşünün. Büyüklerin duygularını ve düşüncelerini çok iyi anlıyor. Onların üzülmesini umursuyor ve bunun için çaba harcıyor. Ama maalesef büyükler onun üzüntüsünü o kadar da önemsemiyor. İyi niyetle yaptığı şeylerin sonucunda bile dayak yediği oluyor. Onu çok iyi anlayan biri var ama. Hayata umutla bakmasını sağlıyor. Ama sonra onu kaybediyor. Ve büyük bir şok, bir hüsran yaşıyor. Hani insan bütün hayatını tek bir şeye bağlar, onu kaybedince de her şeyini kaybetmiş olur ya. İşte aynen öyle. Sonra Zezé, büyümeye başlıyor. Yaşadıkları onu erken büyütüyor. Bir çocuk gibi yaşayamıyor çünkü. Kitabın sonunda, başlığa da adını verdiğim "Bana her şeyi çok erken anlattılar." cümlesini kuruyor. Özellikle bu son sayfa çok etkiledi beni. Ama benim en etkilendiğim, en vurucu hissi yaşadığım yer burası değildi. Babasının ona portakal ağacının kesilmesine daha vakit olduğunu söylediği sahneydi. Çünkü orada Zezé ağlayarak, aslında portakal ağacının çoktan kesildiğini söyledi. Büyümüştü.
Bir şeyler fiziksel olarak var olsa bile, anlamını kaybedince ölüyordu.
Diğer etkilendiğim yer ise, Zezé babasını öldüreceğini söylemişti. Kastettiği onu kalbinde öldürmekti. Gerçekten de öyle olmuştu. "Beni kucağına alan bu adamın istediği nedir? Babam değil ki." demişti kayıtsız bir tavırla.
Ortak olan durum, bir şeyler bizim