Altay Öktem’in Eski Bir Çocuk isimli o yeraltı kokulu, şairane ve hırpalanmış eseri; büyümenin, yetişkinler dünyasına teslim olmanın ve o vahşi medeniyete uymayı reddetmenin kederli manifestosudur. Kitap, bir şairin düz yazıdaki o keskin, ödünsüz ve rüya benzeri dilini kuşanarak, çocukluğun o yitik cennetine ve o cennetin nasıl bir cehenneme dönüştüğüne tutulmuş hüzünlü bir aynadır.
Hikâyenin kalbinde, kronolojik olarak büyümüş ama ruhunun o en saf, en hırçın köşesini çocukluğun o ilk günahında ve ilk masumiyetinde sabitlemiş bir "eski çocuk" durur. Altay Öktem, o bildiğimiz melankolik çocukluk güzellemelerinden çok uzaktadır; onun çocukluğu, dizleri kanayan, sokak aralarında saklambaç oynarken dünyanın o tekinsiz yüzüyle erken tanışan, karanlıktan korkan ama o karanlığın cazibesine de kapılmaktan geri durmayan aykırı bir çocukluktur. Büyümek, bu kitapta bir olgunlaşma değil, ruhun parça parça eksilmesi, evcilleşmesi ve o çocuksu dehanın katledilmesidir.
Romanın —ya da o sayfalardan sızan hatıraların— asıl manası ve bol hüznü, "artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı" gerçeğinin o soğuk, çiğ kabullenişinde gizlidir. Yazar, o yeraltı edebiyatının karanlık estetiğini, şiirsel bir hüzünle harmanlar. Eski oyuncaklar, tozlu tavan araları, ilk aşkların o kekremsi tadı ve sokağın o sert ama dürüst kuralları... Hepsi, bugünün o steril, plaza kokulu, yapay dünyası karşısında birer direniş kalesine dönüşür. Karakterin içindeki o dinmeyen isyan ve sızı, tam da o eski çocuğun hayaletinin, bugünün yetişkin adamının arkasından sürekli ona el sallıyor olmasından ileri gelir.
Altay Öktem’in üslubu, dildeki o ezber bozan, imgeleri birer bıçak gibi saplayan hırçın ama bir o kadar da içli dildir. Ağdalı cümlelerin arkasına sığınmaz; sokağın argosunu, gecenin karanlığını ve bir