"Bir hikâyeyi meraklı kalabalığa anlatmakla baş başa kalınan birine ya da düpedüz kendimize anlatmak arasında dağlar kadar fark vardı. İlkinde ayrıntılar değil, daha çok yapılan haksızlıklar ve öfkeler, taammüden cinayetler; diğerinde nefsi müdafaalar, izzeti nefisler, olabildiğince uzatılan sahneler ve pişmanlıklar öne çıkıyordu. İlkinde dudaklardan taşan tükürükler, diğerinde gözlerden sicim gibi boşanan yaşlar sızıyordu hikâyeye. Anlattıkça, cümleleri uzatıp durdukça hikâyemiz genişliyor, araya yeni kelimeler, yeni insanlar, yeni hatıralar giriyor ve hiçbir zaman başa dönemiyorduk. Dönsek de yolumuzu bulamıyorduk zaten. Giderek kendi hikâyemizi değil, kendimize yakıştırdığımız hikâyeyi anlattığımızı fark ettiğimizde de iş işten geçmiş oluyordu çoğunlukla. Kendimizi çoğu zaman bambaşka, bizimle ilgisi olmayan, sanki başkasının yaşadığı bir hayatı anlatan garip ve tekinsiz bir hikâyenin tam ortasında yakalıyor, yalan her halükârda bize daha çekici geliyor, böylece inanmakta zorlandığımız sabık bir hikâyeye doğru sürükleniyorduk."