"... her boş vakitte okumak ve sürekli olarak sadece okumak zihni mütemadiyen elle çalışmaktan daha fazla felç edici bir etkiye sahiptir, zira bu ikinci durumda uğraş kişiye kendi düşüncelerini takip edebilme imkanı sunar. Nasıl ki yabancı bir cismin ağırlığı üzerinden hiç eksik olmayan bir çelik yay sonunda esnekligini kaybeder; başka bir kimsenin düşünceleri sürekli olarak üzerinde bir baskı yahut tazyik unsuru olarak varlığını koruyan bir zihin de körelir, keskinligini kaybeder. Sürekli yiyerek bir kimse midesini bozar ve böylelikle bütün bedenine zarar verirse, zihin de düşünce malzemesiyle lüzumundan fazla beslenerek boğulabilir. Çünkü bir kimse ne kadar fazla okursa, okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır: Zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tabiete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur ve okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir, nasıl ki aldığımız gıdalar bizi yemekle değil sindirimle beslerse. Eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur."
“Başta çeviri ile uğraşanların, ama okur-yazarların da fark edebilecekleri bir gerçek: Çeviri zahmetli bir uğraş. ... İyi bir çeviri için çevirinin yapılacağı dili (kaynak dil), o dilin tarihsel gelişimini, geçirdiği belli başlı kırılma noktalarını iyi derecede bilmek yeterli değil. Çevirmen bunun yanında ve daha önce kendi ana diline bir yazar kadar olmasa bile, hiç değilse o dilde meramını rahatlıkla anlatabilecek birisi kadar hâkim olmalıdır. Bu bir bakıma onun en mütevazı perdeden de olsa kalem sahibi birisi olmasını gerekli kılar. Kaynak dile hakimiyetin daha az olmamak üzere hedef ya da erek dilde de sergilenmesinin yanı sıra, çevirisi yapılacak metnin yazarının o dilin kullanım özelliklerine, varsa eğer, kendine özgü sözcük ve kavram dağarcığına aşina olunmalıdır. Dahası yazarın söz ettiği alandan da haberdar olmak ve eğer bu bir felsefi metin ise yazarının düşünce dünyasını içerecek kadar olmasa bile, hiç olmazsa o metindeki düşüncelerini hazmedecek kadar bir vüs’ate sahip olmak gerekir.”
“Dünyanın neresinde olursa olsun, çeviri bir ülkenin dil ve edebiyatının eskimiş, aşınmış yollarda sıkışıp kalmasının, duyuş ve düşünüşünün ... ufuksuzluğunun önünün açılmasının, fikir ve hissiyat bakımından zenginleşmesinin yollarından biri olarak görülür. Bir dil, ne kadar büyük olursa olsun, onun edebiyatı, hissiyatı, tefekkürü zaman zaman böyle darboğazlardan geçer. ... Çeviri böylesi darboğazların aşılabilmesi için, eğer hayatiyetinin merkezi çökmemişse, yani hâlâ kendine ait uzuvlarla nefes alıp veriyor, etrafındaki gerçekliği kendi hasseleriyle tecrübe ediyor veya etmeyi istiyorsa, o dil ve onun edebiyatı için yeni menfezler, nefes alacak yeni kanallar sunar.”