Kırılgan bir sevgi nesnesi olarak ebeveyn, çocuğun agresyonunu çoğu zaman simgeselleştirmek yerine sinsileştirir. Yani agresyonu adlandırılabilir, taşınabilir ve işlenebilir bir dürtü olmaktan çıkarıp suçlulukla, korkuyla ve bakım zorunluluğuyla örter.
Böyle bir durumda çocuk için agresyon artık doğrudan ifade edilebilir bir şey olmaktan çıkar; çünkü sevgi nesnesine yöneltilen agresyon, onu yıkma, kırma ya da kaybetme tehdidiyle eşdeğer hâle gelir.
Bu durumda özne iki temel yola sapar.
İlkinde bütün agresyon, daha güçlü görülen ebeveyne yönelir. Ancak burada da agresyon çoğu zaman kendi ölçüsünü aşar; güçlü ebeveyn, çocuğun fantazmatik sahnesinde bütün kötülüğün taşıyıcısı hâline gelir. Böylece suçlama yoğunlaşır, sertleşir ve bazen hak ettiğinden fazla bir yük bindirilir. Çünkü çocuk burada yalnızca o ebeveyni değil, kendi iç çatışmasının taşıyıcısını hedef almaktadır.
İkinci durumda ise, eğer diğer ebeveyni suçlamak yetmiyorsa ya da o ebeveyn de aynı şekilde kırılgan bir sevgi nesnesi hâline gelmişse, agresyon dışarıya yön bulamaz ve egoya geri döner. İşte burada agresyon öz-yıkıma dönüşür. Kendini suçlama, kendini cezalandırma, kendine zarar verme, depresif çökkünlük ya da başarısızlık tekrarları bu dönüşün klinik biçimleri olabilir.
Freud’un melankolide tarif ettiği mekanizma burada işler: kaybedilen ya da saldırılamayan nesne ego içine alınır ve agresyon nesneye değil, ego içindeki temsiline yönelir.
Böylece özne kendi kendisinin düşmanı hâline gelir.
Bu sürecin benzer bir varyantını postpartum depresyondan da görebiliriz.
Burada anne, bebeğe ya da annelik konumuna yönelik agresyonuyla baş edemediğinde, bu agresyon bazen tersine çevrilir ve aşırı bakım biçiminde ortaya çıkar.
Yani anne bebeğe karşı öfke duyduğu ölçüde, bunu bilinç düzeyinde taşıyamaz