Lisede internetim olduğu için etrafımda birçok insan vardı. O yıllarda internetin kıymetli olduğu zamanlardı. Yanıma gelenlerin çoğunun çıkarları için geldiğini o gün anlayamamıştım. Belki de ilk kez sevilen, aranan bir arkadaş olduğumu sanmıştım. Yıllar sonra fark ettim ki büyük bir yanılgının içindeymişim. Aradan geçen zamanda çok şey değişti. O günkü ben ile bugünkü ben aynı insan değiliz. Ama garip olan şu ki hâlâ aynı hatalara düşebiliyor, bir gülüşe, birkaç güzel söze kanabiliyorum. Demek ki bazı şeyleri öğrenmek için sadece akıl yetmiyor; zaman da gerekiyor. Bugün 25 yıldır bu hayatın içindeyim. Hayat hiç durmuyor. Bir filozofun da dediği gibi, akıp gidiyor. Ben de onun akışında bazen sürükleniyor, bazen yön buluyorum. İstemeden geldiğim yerler de oldu, mücadele ederek ulaştığım yerler de. Buna rağmen hep daha iyisini, daha güzelini arıyoruz. İnsan biraz da doyumsuz bir varlık. Elindekine alışıyor, ufkunda yeni hedefler beliriyor. Belki de yaşam dediğimiz şey tam olarak bu: Eksiklerimizle, yanılgılarımızla, hayal kırıklıklarımızla birlikte yürümeye devam etmek. Çünkü hayat beklemiyor; akıyor. Biz de onun içinde düşe kalka büyüyoruz.
Türkler "hadi hadici" olduğu kadar, tarihe yön verecek bir agrasifliğe de sâhip. Başka ülkelerdeki insanlar fazla sakin bir hayat yaşıyorlar. Koşturmuyorlar, sâkinler ve bir yere yetişme telaşları yok. Fakat bizim milletimiz çekirge gibi olaylara atlıyor mübârek. Yani bu bir anlamda iyi bir anlamda değil.. Tarihe "karışma" ve "birilerine yaptığı zulmün hesâbını sorma" potansiyeline sâhibiz ve bunu yapacak gücümüz de var. Ama bizi birçok şey âtıl bırakıyor. Aşağılık kompleksi, kendi târihini hâkir görme, batıcılık özentisi, ben merkezli yaşayışın doğurduğu bencil bireysel yaşamcılık, tekfircilik, koğuculuk, kavimcilik, oryantalizm ilâ âhir çoğaltılabilir.. Allah bizi hakîkaten celâlli bir millet olarak halk etmiş, fakat bu celâli birbirimizle döğüşmek için değil ümmet için kullanmakla memuruz.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Şule Yüksel Şenler'i konu alan bir TRT dizisi yapılmış. Dizide muhafazakar-dindar kitleyi yine semazenler-tasavvufi yön üzerinden anlatma çabası göze çarpıyor. Kuşkusuz tasavvuf ve tasavvuf düşüncesinin kurumsallaşmış hali olan tarikatlar, İslam dininin bir yorumu ve temsili olabilir. Ancak İslamı yalnızca tasavvuf ve tarikatlardan okuma çabası bağımsız düşünen onca dindar insanı göz ardı bırakmak anlamına gelip, toplumsal gerçekliği yansıtmaz. Lise yıllarımda izlediğim Yedi Güzel Adam dizisi Türkiye'deki muhafazakar-dindar kitleyi yine edebi figürler üzerinden anlatırken tasavvufi figürler baskın gözükmüyordu. Bu anlamda daha başarılı bir proje gibiydi. Bir kesime dair film yaparken o kesimle alakalı o kesimin çizgisinde olmasa bile olabildiğince o kesimle alakalı sağlıklı gözleme sahip araştırmaları bulunan sosyologlara başvurulmalı. Hatta bence o kesimin çizgisini benimseyen ama eleştirel de düşünebilen kişiler en ideal olanı. Aksi taktirde sosyal ve tarihsel gerçekliği yansıtmaya çalışma çabası o kadar da sahici durmuyor...
Kimlik için kullandığımız dil arkeolojidir. Kazmak. Ortaya çıkarmak. Bulmak. Sanki benlik, zaten tamamlanmış, toprağın altında kalmış bir esermiş gibi, üzerindeki toprağı temizleyip ışığa tutmanızı bekliyor. Kendinizi bulmazsınız. Kim olduğunuza siz karar verirsiniz. Bu ayrım, size güç, baştan çıkarma, başkalarının aklından çıkmayan biri olma hakkında anlatabileceğim neredeyse her şeyden daha önemlidir. Çünkü "bulma" çerçevesi pasiftir. Sizi bekletir. Sizi kendi hayatınızda bir turist yapar, deneyimler arasında dolaşır ve sonunda içlerinden birinin size baştan beri kim olduğunuzu söylemesini umarsınız. Bize anlatılan hikaye şöyle: İçinizde bir yerlerde gerçek bir benlik var. Tercihleri, tutkuları ve net bir yön duygusu var. Sizin göreviniz yeterince dikkatlice dinlemek, yeterince uzun süre beklemek, yeterince şey denemek ve sonunda kendini gösterecektir. Bir fosil gibi. Bir sır gibi. Bu hikaye cazip çünkü sizi sorumluluktan kurtarıyor. Henüz "kendinizi bulamadıysanız", bu cesaret eksikliği değil. Sadece kötü şans veya kötü zamanlama. Hala arıyorsunuz. Hala açıksınız. Arama işini yapıyorsunuz. Ama bu hikayenin aslında ne ürettiğine bakın: yıllarca belirsizlik içinde yaşayan insanlar. Kimliklerini ceket gibi deneyip geri verenler. Kendi hayatlarını bir deneme kabini gibi görenler. Bir şeyleri düzeltmek yerine, bir şeyin doğru hissettirmesini bekleyenler. Kim olduğunuza karar vermek, bir şeyi kesip atmak demektir. Kelimenin anlamı da budur: de-cidere , kesip atmak. Karar verdiğinizde, diğer olasılıkları öldürürsünüz. Şöyle dersiniz: bu versiyon, o değil. Bu yön, diğerleri değil. Ben buyum ve artık alternatifler için müsait değilim. Bu korkunç. Zaten öyle de olmalı. Çoğu insan bunu asla yapmaz çünkü o kapının ardında ne olduğunu hissedebilirler: kesinlik. Geri
Substack
Pusula saatten önce icat edildi. Çünkü yön, oraya varmanın ne kadar süreceğinden daha önemlidir.
Kur'an sadece okunup üzerinde konuşulan, edebî yönü incelenen veya bir fikir kitabı gibi tartışılan bir eser değildir. Asıl amacı insanın hayatına yön vermektir. Bu yüzden Kur'an'a yalnızca bir düşünce sistemi olarak değil, günlük yaşamda uygulanması gereken bir rehber olarak yaklaşılmalıdır.
Kur'an-ı Kerim