Ya râb belayı aşk ile kıl aşina beni
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni
Az eyleme inâyetini ehli derdden
Yani ki çok belâlara kıl mübtelâ beni
Oldukça ben götürme belâdan iradetim
Ben isterim belâyı çü ister belâ beni
Gittikçe hüsnün eyle ziyâde nigarımın
Geldikçe derdine beter et müptelâ beni
Öyle zaîf kıl tenimi firkatinde kim
Vaslına mümkün ola getürmek saba beni
Nahvet kılıp nasib fûzûlî gibi bana
Ya râb mukayyed eyleme mutlak bana beni
Fuzuli
İşte Türkiye böyle bir çelişkiler ülkesiydi. En avangart yaşamdan feodal aşiret düzenine kadar her şey vardı. Hiçbir standart tutturulamıyordu. Bazen bu ülkede hem New York hem Kandehar var gibi hissediyordum ki galiba bu gözlemim doğruydu. Neyse ki, hiç olmazsa ana-baba konusunda şanslıydım.
"Burası özel bir mezarlıktır" demiş. "Buraya gömülen insanlar mezar taşlarının üstüne gerçek yaşlarını değil, hayatta mutlu oldukları günleri yazarlar. Kimi 21 gün mutlu olmuş, kimi 37 gün. 52'yi geçen çıkmadı daha"
Bekçiye teşekkür edip ayrılmışlar. İlyas bir süre sonra Mardin'e dönmüş. Uzun bir ömür sürmüş, sonra bir gün hastalanmış. Ölüm döşeğinde oğullarını başına toplamış ve demiş ki :
"Size bir vasiyetim var. Mezar taşıma aynen şöyle yazacaksınız : İlyas-ı Habır bitti / Anasından doğru kabre gitti"
Bunca dert arasında,
Neden düştün ki aklıma.
Unuttuğuna inandı yürek,
Kendi kendini kandırmış demek
Yalnız kaldım bu yaşta,
Herkes gitti, terk etti.
Koca şehir kafes gibi,
Lakin hiçbiri yaralamadı sen gibi.
Biliyorum gidecektin nihayetinde,
Bu kadar ani olmayacaktı sadece.
Zamansız oldu gidişin belki,
Daha çok seyreyleyecektim gözlerini.
Alışığım sayılır sensizliğe,
Tabi buna sensizlik denirse.
Sen alıştırdın beni,
Yanı başındayken hasret çekmeye.
Yanımda olmadan da içimdesin,
Duamdasın, rüyamdasın,
Aklımdasın her saniye.
Gözlerim gözlerini nasıl unutsun öylece.
Kader buymuş demek ki,
Karşılaşmamak gerekli.
Olsun hep uzaktan sevdim seni,
Yanımda olman gerekmez ki.