“Bir şeyi düşmanımız olarak gördüğümüz an onu olduğundan daha güçlü hale getiriyoruz. Bumerang gibi. Sen alıp atıyorsun, dönüp gelip aynı güçle sana vuruyor. Belki de yapman gereken şey depresyonunla ahbap olmaktır. “
Karantina günlerinde eve kapanmanın faydası sağlığımız ve başka insanların sağlığını korumak olduğu kadar bir diğeri de kitap okumaya bolca vakit bulmamız. İşte bugünlerde okuduğum Elif Şafak’ın On Dakika Otuz Sekiz Saniye adlı romanı sıra dışı bir kadın Leyla’nın diğer adıyla Tekila Leyla’nın hikâyesini anlatıyor.
Kitabın tanıtımına geçmeden İngiltere’nin köklü kitapevlerinden Blackwell UK 2019 yılının en iyi romanları listesinde bu romana da yer verdiğini hatırlatalım.
Kitabın başında İstanbul’un kenar mahallelerinin birinde, tekerlekli bir çöp kutusunun içinde Leyla’nın ölmüş bedenine karşın beyninin çalışması ve dakika dakika anılar, kokular, o eski tatların zihninde canlanmasını seyrederiz.
Buradan Leyla’nın özelinde ölümün hiç de anlatıldığı gibi olmadığını yeni ölmüş insanlarda beyin aktivitesinin bazı vakalarda on dakika otuz sekiz saniye devam edebildiği bilgisi ışığında Leyla’nın zihninde canlanan Van’da başlayan hayat hikayesi onu Van’dan İstanbul’a getiren, genelevler sokağını adresi yapan, ona Tekila Leyla lakabını hediye eden hikâyesini takip ederiz. On dakika otuz sekiz saniye boyunca Leyla’nın beş kadim dostu Zeynep122, Hollywood Hümeyra, Cemile, Sabotaj Sinan ve Nostalji Nalan’ın hikâyelerini de okuruz. Bu beş kadim dost yani Leyla’nın ifadesiyle “su ailesi”nin hikâyeleriyle beraber olayların geçtiği zaman dilimindeki kanlı 1 Mayıs, faili meçhuller,6.filo gibi ülkemizin yakın tarihi olaylarını da kitaptan takip ediyoruz.
Kitapta bunun yanı sıra Leyla’nın İstanbul’a kaçış hikâyesinin temelini oluşturan aile içi taciz, kadına bakış açısı, LGBT hakları, inanç, göçmen sorunları ve ötekileştirme gibi konularda hikâyelerin içine yerleştirilerek ülkemizin gündeminde olan sorunlar mercek altına alınıyor. Kitabın sonunda bu beş kadim dost Leyla’ya karşı son