Tatar Çölü’nü okudunuz mu? Ya da şöyle sorayım: Hâlâ bekliyor musunuz?
Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanı, bir sınır kalesinde görevli subayların hiç gelmeyecek bir düşmanı bekleyişini anlatır. Sessiz, yavaş, neredeyse durağan bir anlatı. Ama tam da bu yüzden sarsıcı. Çünkü bu bekleyiş, aslında çok tanıdık.
Roman boyunca, kalenin taş duvarları arasındaki rutinler devam eder. Dışarıda sonsuz bir çöl uzanır. Herkes inanır: “Bir gün o düşman gelecek.” Ama düşman gelmez. Gelmediği gibi, zaman sessizce geçer. Ve bir sabah fark edilir: Gençlik bitmiş. Hayat geçmiş.
Peki bu sadece Drogo’nun hikâyesi mi?
Bugünün eğitim dünyasında da benzer bir kale yok mu sizce?
Öğrenciler “gelecek için” hazırlanıyor, öğretmenler “sisteme uyumlu” olmaya çalışıyor, yöneticiler reformları bekliyor. Ama ya o büyük gün hiç gelmeyecekse?
Siz kendi hayatınızda neleri erteliyorsunuz?
Gerçek öğrenme ne zamana kaldı?
Kaç yıldır “şartlar otursun” diye bekliyorsunuz?
Daha donanımlı olmak için mi bekliyorsunuz, yoksa konforlu kalmak için mi?
Bastiani Kalesi, belki de bizim konfor alanımız.
Tatar Çölü ise belirsizlikten korktuğumuz o açık alan.
Ve o düşman? Belki de harekete geçmemiz için gerekli olan cesaret.
Eğitimde, iş yaşamında ya da kişisel gelişimde…
Asıl soru şu:
Siz hâlâ bekliyor musunuz?
Yoksa artık kaleden çıkma zamanının geldiğini hissediyor musunuz?