Nihat Behram’ın Darağacında Üç Fidan kitabını yıllar önce okumuştum. O günden bu yana ne zaman 6 Mayıs gelse, içimde bir sızı uyanır, aklıma ilk bu kitap düşer. Bugün, 6 Mayıs 2025. Yine o derin sessizlik çöktü üzerime ve bu kez içimden yazmak geldi. Çünkü bu kitap, sadece Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamına giden süreci anlatan bir belgesel değil; aynı zamanda bir vicdan çağrısı, bir hatırlatma, bir yüzleşme.
Behram’ın anlatımı öyle yalın ve etkileyici ki, sadece bilgi vermekle kalmıyor, insanın yüreğine dokunuyor. Üç gencin çocukluklarından itibaren nasıl bir bilinçle büyüdüklerini, nasıl örgütlendiklerini, nasıl direndiklerini ve en sonunda nasıl ölüme yürüdüklerini anlatırken, her satırda hem bir öfke hem de derin bir saygı hissediyorsunuz. Kitapta sadece onların değil, bir dönemin ruhu, korkusu, cesareti ve ihaneti var. Mahkeme tutanaklarından mektup alıntılarına, tanıklıklardan politik çözümlemelere kadar çok katmanlı bir anlatı sunuyor.
Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki, bu kitapta anlatılan şeyler sadece geçmişe ait değil. Uğruna öldükleri değerler – özgürlük, eşitlik, bağımsızlık – hâlâ tam anlamıyla gerçekleşmedi. Hâlâ aynı yaralar, hâlâ aynı suskunluk, hâlâ aynı baskılar sürüyor. İşte bu yüzden Darağacında Üç Fidan, sadece okunacak bir kitap değil; hissedilecek, hatırlanacak, hatırlatılacak bir metin.
Bugün onların cesaretini anmak, o sesi bugüne taşımak için yazmak istedim. Unutmadım. Unutmayacağım.