Herman Melville’in Katip Bartleby adlı kısa romanı, ilk bakışta Wall Street’te geçen sıradan bir büro hikâyesi gibi görünse de, satır aralarında çağın yabancılaşmış bireyini, kapitalizmin insanı öğüten doğasını ve modern dünyanın ruhsal çöküşünü ustalıkla işler. Bartleby, çalışkanlığın ve uyumun değerli sayıldığı bir dünyada hiçbir şey yapmamayı “tercih eden” bir adamdır. Ne isyan eder, ne açıkça karşı çıkar; sadece geri çekilir, susar ve kayıtsızlıkla direnir.
Melville’in anlattığı dünya, mekanikleşmiş bir düzenin yansımasıdır. Karakterler belirgin rollerle çizilmiştir: Sabahları verimli, öğleden sonra tembel olan Hindi; sabahları huysuz, öğleden sonra çalışkan olan Kerpeten; ve görevden ibaret bir gölge olan Zencefilli Adam. Bu döngüsel yapının ortasında Bartleby, düzene hiçbir katkı sunmayan ama onu sarsan bir varlık olarak belirir. Onun varlığı, sistemin işleyişine dair rahatsız edici sorular uyandırır. Çalışmaması kadar, geçmişinin olmaması ve hiçbir yere ait görünmemesi de anlatıyı tekinsizleştirir. Bartleby, aidiyetsizliğin ve anlam boşluğunun bir figürüdür.
Anlatıcının değişimi bu hikâyenin en sarsıcı yönlerinden biridir. Başta sadece işlevselliği gözeten, merhameti sistem içinde tanımlayan bir adamken, Bartleby’nin durgunluğu karşısında kendi vicdanıyla yüzleşmeye başlar. Yardım etmeyi dener ama sınırları sistemin sınırlarıdır. Sonuçta Bartleby’nin kendini yok eden pasifliği, anlatıcının (ve okuyucunun) ahlaki konforunu yerle bir eder.
Bartleby’nin “Yapmamayı tercih ederim” cümlesi, yalnızca bir kişisel tercih değil; anlamını yitirmiş görevlerin, ruhsuz iş hayatının ve bireyin ezilmişliğinin bir özetidir. Melville bu cümleyle yalnızca bir karakter yaratmaz; modern çağın suskun çığlığını dile getirir.
Ve Kâtip Bartleby’den geriye şu soru kalır:
İnsanın