Mahfi Eğilmez’in Sahte Sultanı, yazarın okuduğum ikinci kitabı. İlk sayfalardan itibaren bir polisiye kurgunun içindeyiz ama kitabı sevebilmek için katili her sayfada aramayı bırakmak gerekiyor. Çünkü bu kitap, sadece bir suçun değil, bir çağın izini sürüyor. Eğer bu sürece kendinizi bırakabilirseniz, yazarın dilinin sadeliği içinde kaybolmadan olay örüntüsünün sizi çektiğini fark ediyorsunuz.
Sade yazılmış evet, ama sade olmak demek sığ olmak demek değil.
Bazen bir karakterin suskunluğu, bazen çalınan bir tablonun yerine konulan kopyası, bazen de geçmişin izini süren bir cümle, insanı hiç beklemediği bir yere götürebiliyor.
Romanın merkezindeki Sahte Sultan tablosu, yalnızca sanat eseri olarak değil, toplumun sahteyle kurduğu ilişkinin metaforu olarak karşımıza çıkıyor. Orijinal tablo çalınıyor, yerine neredeyse ayırt edilemeyecek kadar ustaca yapılmış bir kopya konuluyor. Yaşlandırma teknikleri, boya dokusu, hatta çatlak izleri bile titizlikle taklit edilmiş. Ve ne oluyor biliyor musunuz?
Kimse fark etmiyor.
Çünkü artık fark etmek istemiyoruz.
Sahte olanla yaşamak, onu sorgulamaktan daha kolay.
Aynı şey insanlar için de geçerli.
Kimlikler, söylemler, geçmişler, unvanlar…
Hepsi gerektiğinde yeniden boyanıyor, yeniden sunuluyor.
Ve biz, bu “yeni” hali gerçek sanıyoruz.
Bu Dönemin Adı: Arsızlık ve Yüzsüzlük
Kitapta en çok zihnime kazınan bölüm, son bölüm, çok tanıdık bir gerçeği yüzüme çarpıyor:
“Bu dönemin en belirgin özelliği ahlaksızlık ve namussuzluk değil. Onlar her dönemde vardı.
Bu dönemin en belirgin özelliği arsızlık ve yüzsüzlük. Yolsuzlukları ortaya çıkanlar başkalarını suçluyorlar ve böylece geçiştiriyorlar.”
Gerçekten de bugünün Türkiye’sine baktığımda, bu cümle çınlıyor kulaklarımda.
Ahlaki çöküş değil mesele; o, tarihin her döneminde vardı.
Ama bu