İttihatçılık üzerine Süleyman Tekir’in araştırmaları ve anlatımıyla güzel şeyler öğrendim. Sadece bir siyasi hareketin doğuşu değil, bir çağın zihinsel kırılma anlarıyla yoğrulmuş bir ruh hali... Kitap, İttihat ve Terakki’nin ortaya çıkışını, bir fikirden bir teşkilata, oradan bir rejime evrilme sürecini sade ama adım adım izleri sürecek şekilde anlatıyor.
Kitap boyunca en çok dikkatimi çeken şey, İttihatçılığın tek bir düşünceden ibaret olmamasıydı. Bu bir "fikri ittifak" değil, daha çok farklı eğilimlerin ortak bir dönüşüm arzusu etrafında geçici olarak birleştiği bir yapıydı. Kurucu kadrolar arasında belirgin fikir ayrılıkları, kişisel ihtiraslar ve dönemin siyasal zorunlulukları iç içe geçmiş durumda. Özellikle II. Meşrutiyet dönemindeki ideolojik dağınıklık ve bu dağınıklığın zamanla nasıl otoriter bir disipline dönüştüğü, hem dikkat çekici hem de düşündürücüydü.
Okurken sık sık şunu düşündüm: Osmanlı’nın son dönemine dair okuduğumuz birçok anlatı ya kahramanlaştırır ya da şeytanlaştırır. Ama bu kitap ikisinin de ötesine geçip insani yönüyle yaşanan fikri çatışma ortamını görmemizi sağlıyor. Yanlış kararlar, iktidar mücadeleleri, iç rekabetler ve hepsinin ortasında bir ideal arayışı… Bence bu tarafıyla da değerli.
Yazarın dili akademik olmasına rağmen yormuyor, hatta yer yer roman havasında da hissettirdi diyebilirim. Yer yer altını çizdiğim ifadeler oldu; bazı bölümler özellikle düşündürdü.
Ve şunu ekleyelim.. Güzel bir cümle okumuştum: Bazen bir imparatorluğun çöküşünü anlamak, bir fikrin yükselişini izlemekten geçer.