Hayatımı aydınlatan o fener sonsuza kadar sönmüştü, şimdi artık derin bir karanlık içinde adımlıyordum. Bir yere varmanın ya da varmamanın ne önemi vardı ki?
Fakirlik ve rezillikle dolu şu dünyada, hayatımda ilk kez, güneşin parladığını ve beni aydınlattığını düşünmüştüm. Ama ne yazık ki o bir güneş ışığı değil, gelip geçici bir parıltıymış. Bana bir kadın ya da daha çok bir melek gibi görünen kayan bir yıldızmış. Yaklaşık bir saniye devam eden o parıltının yaydığı ışık, hayatımın bütün şanssızlıklarını gördüğüm, erişilmezliğini ve büyüleyiciliğini bulduğum bir anmış. Sonra o ışık huzmesi, birdenbire karanlık uçurumun içinde kayboldu. Hayır… O geçip giden parıltıyı kendime saklayamadım.
Üç ay oldu, hayır, iki ay dört gün önce onu kaybettim. Ancak onun büyüleyici gözlerinin hatırası, hayır, gözlerinin büyüleyici kötülüğü, sonsuza dek hayatımda yerini aldı. Hayatıma bu kadar yakışan birini aklımdan nasıl söküp atabilirim ki?
Hayır, onun adını anmayacağım. Kocaman, muhteşem, ışıltılı gözlerinin gerisinde hayatımın yavaş yavaş ve acı verici bir şekilde yanarak eriyip gittiğini hissettiğim o varlık, narin ve buğulu manevi bedeniyle bu dünyaya ait değildi. Hayır, onun adını bu dünyaya ait şeylerle utandırmayacağım.
Onu gördükten sonra halkın içinden kendimi çektim. Aptalların ve şanslıların arkadaşlığını tamamen terk ettim.
Ölüm bu,
Fıkara ölümü
Geldim, geliyorum demez.
Ya bir kuşluk vakti, ya akşam üstü,
Ya da seher mahmurlukta,
Bakarsın, olmuş olacak.
Bir hastan vardı umutsuz,
Hasreti uykularda,
Hasreti soğuk sularda.
Gayrı, iki korku çiçeğidir gözleri,
İki mavi, kocaman korku çiçeği,
Açar, derin kuyularda..