“ M. Aimé Patri, Felsefi Soruşturmalar’ın 693. paragrafı husunda haklılıkla Berkeley’in Alchipron metni- ni anar:
Dolayısıyla, öyle görünür ki, gösterdikleri düşünceleri kullandıkları –ama anlaklarımızda (intelligence) uyandırmadıkları– her seferinde bile kelimelerin anlamdan yoksun olmadıkları sonucu çıkar. Zira durum bu olduğu zaman, şeyleri ve düşünceleri (idea) işaretlerinin yerine ikame edebilmemiz kâfidir. Bundan ayrıca şu sonuç da çıkıyormuş gibi görünür ki kelimeleri yine seçik düşünceleri belirtmek ve uyandırmak için olmaktan başka türlü de kullanabiliriz, örneğin davranışımızı ve eylemlerimizi etkilemek için; yapılabilecek şey ya eylemleri yönetmek için kurallar tesis etmek ya da zihinlerimizde bazı tutkular, eğilimler ya da heyecanlar uyandırmaktır. O halde hareket etme tarzımızı yöneten ya da bir eylemi gerçekleştirmeye veya ondan sakınmaya yönelen sözler, öyle görülüyor ki, yararlı ve manidar olabilirler, oluştukları kelimelerin her biri zihinlerimize seçik bir düşünce taşımasa bile”
* Yakın bir zamanda B.L.Whorf tarafından söze getiri- len linguistik rölativizmin ilkesi budur17. XVIII. yüzyıldan beri, bu ilke, Fransa’da, Court de Gébelin ile Fabre d’Olivert tara- fından, Almanya’da ise, Herder, sonra da W. Von Humboldt tarafından az çok görülmüştü. Bu hareketi göz önüne serebilmek için, sadece Goethe’nin Renkler Kuramı Tarihi’nden bir alıntı yapalım:
Eğer Yunan dili canlı kalsaydı ve Latin dili yerine o yayılsaydı, evrenin bilimsel görünüşü ne kadar farklı olurdu. Yunanca çok daha naif, doğal, ışıltılı, akıl dolu, estetik bir sunuma çok daha yatkındır. Bu fiillerle, özellikle de sıfat-fiillerle ve mastarlarla konuşma tarzı her ifadeyi esnekleştirir; doğrusu, hiçbir şey kelime tarafından belirlenmiş, mıhlanmış, sabitlenmiş değildir; nesneyi muhayyilede