bir gün gelip onların da emellerin, arzuların gençliğini elden kaçırarak yorgun, melûl kalacaklarını; rayihaları, renkleri, bütün feyz ve şetaretiyle [bereket ve neşesiyle] cuşan olan [coşan] baharın yerine bile renksiz bir hüzün ve kasvet kâim olduğunu [var olduğunu]; her şeyin mahva, intifaya [sönükleşmeye] mahkûm bulunduğunu acı bir yeis [üzüntü] içinde hissetti.
Demek bitmiş, onun için artık her şey bitmiş idi. Demek artık katiyen karar vermek lazım gelecekti ki seneler hep çoğalan bir melâl ve fütur [hüzün ve bezginlik] ile geçerek ihtiyarlık bir gün onu çürütecekti? Hem de yaşamamış olarak, henüz yaşamak üzere zannolunurken... Her şey bitmişti öyle mi?