Bu Dâvet Bizim Okuma Kulübü'nden arkadaşlarımızla Mandarinler'i okumuş ve Simone de Beauvoir'ın külliyatını okumağa karar vermiştik. Bu aslında 2025 yılı planımızdı ancak 2025 benim için Zalatölye demekti. Ben de bu seneye erteledim. Ve yazarın kaleminin gelişimine tanıklık etmek için de kronolojik okumayı seçtim yine.
Simone'un ilk kitabı olan Konuk Kız'a dair benden size bir kaç küçük aktarım;
Herkesçe bilindiği şekliyle bir aşk üçgenini anlatmıyor Konuk Kız. "Birlikte yaşama deneyi" de değil anlatılan. Özgürlük adına yapılan romantik bir cesareti de kutsamıyor. Aksine, özgürlük söyleminin arkasına saklanmış iktidarı, eşitsizliği ve özellikle kadın bedeninin ve duygusunun vurgusunu yapıyor.
Bu metni bu kadar güçlü kılan şeylerden biri Simone de Beauvoir’ın yalnızca bir romancı değil, varoluşçu bir filozof ve feminist düşüncenin kurucu isimlerinden biri olması. İkinci Cins’te teorik olarak tartıştığı “kadının öteki oluşu” meselesi, Konuk Kız’da ete kemiğe bürünmüş aslında. Kuramdan hikayeye geçerken de sertliğini kaybetmemiş.
Françoise’nin hikayesi, “bilinçli, entelektüel, modern” bir kadın olmanın her zaman özgür olmak anlamına gelmediğini gösteriyor. Aklı, farkındalığı ve etik iddiaları olan bir kadının bile, sevgi ve aidiyet uğruna kendini yavaş yavaş nasıl geri çektiğini, sınırlarını nasıl esnettiğini, hatta kendi varlığını nasıl ikincilleştirdiğini izliyoruz. Üstelik bunu büyük dramatik kırılmalarla değil, gündelik, sessiz, sinsice ilerleyen bir çözülmeyle yapıyor yazar.
Romanın otobiyografik izler taşıdığı da biliniyor. Beauvoir’in Jean-Paul Sartre ile kurduğu açık ilişki düzeni ve bu düzenin içine dahil olan üçüncü kadın figürü, metnin gerilimini daha da gerçek kılıyor. Kitap "Olga Kosakievicz'e" ithafıyla başlıyor. Araştırdığımda öğreniyorum ki Olga da, Beauvoir - Sartre
Geldik serinin son kitabına.
Bu kez Hayriye hanım büyümüş, yazar olmuş, kitapları basılmış ama ortadan kaybolmuş bir şekilde çıkıyor karşımıza.
Arkadaşı Rüya ile iletişimlerini hep korumuşlar ve Rüya, Hayriye'den haber alamayınca kalkıp yurtdışından geliyor. Hayriye'nin evine girip, ha bugün ha yarın gelecek diye Hayriye yolu gözlüyor. Eh bu sırada da boş durmuyor. Kendi bildiği Hayriye'nin dışına taşıyor büyük. bir merakla ve Hayriye'yi bakkaldan, manavdan, üst komşusundan, temizlikçisinden, eski aşkı domuz Türker'den dinliyor. Meğer en yakın arkadaşı Rüya'ya anlatmadığı neler varmış Hayriye'nin hayatında. Roman boyunca Hayriye Hanım'ın nerden çıkacağını bekleyip duruyoruz.
Hayriye Hanım çıkar gelir mi bilinmez ama Rüya'nın daha fazla beklemeyi yüreğinin kaldırmadığı kesin.
Bitirgen'de çocukluğunu ve evinin içini gözlemlediğimiz Hayriye artık büyüdü, evden kaçtı. 90'larda üniversiteye ve hayata aynı anda tutunmaya çalışıyor. Bu sırada sokakta kalmanın, parasızlığın ve aç dolaşmanın sertliğiyle yüzleşiyor. Ta ki yolu devrimci çevrelerle kesişene kadar.
Hayriye kendini bir anda sloganların, tartışmaların, dayanışmanın içinde buluyor. Roman boyunca karşısına çıkan insanlar Hayriye'nin karakterini yoğuruyor, gençliğinin "Pala" sertliği hem bir savunma hem de bir kimlik haline geliyor.
Hayriye'nin arkadaşı Rüya, zihnini açan, korkularını, arzularını ve kaçışlarını görünür kılan bir eşik gibi çalışıyor.
Kısaca Pala Hayriye; ana karakterin üniversite yıllarından başlayıp hayatın içinde savrularak büyüdüğü; idealler, yoksulluk, dayanışma ve yalnızlık arasında gidip gelen direngen bir kadının hikayesidir diyebiliriz.
Sıra serinin üçüncü ve son kitabı, Hayriye Hanım'ı Kim Çaldı? da.
Sevgili Melike Koçak'ın Hiçkuşu adlı eserinin ithafında karşımıza çıkmıştı Hayriye.
Kim bu Hayriye derken kendimizi Bitirgen, Pala Hayriye ve Hayriye Hanım'ı kKim Çaldı? üçlemesinin peşine takılırken bulmuştuk kulüpten arkadaşlarla.
Üçlemenin ilk kitabı Bitirgen. Babası öyle sesleniyor ona. Hayriye ismi ilk kitapta verilmiyor. Bitirgen'in aile içindeki konumunu, geçmişle kurduğu bağı ve içsel sıkışmışlığını okuyoruz. Ablası evliliği kurtuluş sanıp erken yaşta evlenenlerden, abi mesafeli bir ata erki, anne nobran, baba hasta.
Annenin yöresel ağzı, sert ifadeleri içinde geçen, büyük olaylardan çok aile içi iletişimsizliği ve Bitirgen'in kendini ait hissedememe hali temele oturtulmuş.
Kitabın sonunda babanın ölümü eve gelen yeşil araba ile birlikte somutlaşıyor ve yazar bizi devam eseri Pala Hayriye'ye hazırlıyor.
Bir Zalatölye müdavimi sevgili Ecem Bilge Özgür hediyesi.
1990'ların başında, ABD'nin Massachusetts eyaletinde bir üniversitede, sosyoloji profesörü olan Mori Schwartz. Altmışlı yaşlarının sonunda iken ALS hastası olduğunu öğreniyor. (Stephen Hawking'in hastalığından evet.) Bedeni yavaş yavaş işlevini yitirirken, yıllar önce Mori'nin öğrencisi olan Mitch Albom, Mori'yi bir tv programında görüyor. Ve bundan sonra her salı Mori'nin evinde buluşmalar başlıyor. Her salı konu farklı; sevgi, ölüm, korku, evlilik, para, affetmek, vedalaşmak.
Mori yatağa bağımlı hale geldikçe sözleri daha da berraklaşıyor. Ölümü yaklaşırken hayata daha çok tutunuyor. Mitch ise her salı dersinden sonra kendi hayatına biraz daha yabancılaştığını fark ediyor.
Kitapla ilgili bir cümle olarak; "Her salı günü, ölümün gölgesinde ama sevginin merkezinde geçen sessiz dersler." diyebiliriz.