KURBANIN BEYANI 1- Kurban (Udhiyye), lügatte; kurban günlerinde, yani Zilhicce ayının onuncu, on birinci ve on ikinci günlerinde kesilen hayvana denir. 2- Şeriatta ise Allah Teâlâ’ya yaklaşma niyetiyle beş nevi hayvandan; koyun, keçi, sığır, camış ve devenin, zikrolunan vakitlerde kesilmesine denir. KURBANIN HÜKÜMLERİ 3- Sahih olan Hanefî mezhebinde kurban vaciptir; fetva da bununladır. Lâkin amelen vaciptir, itikaden vacip değildir. Aslını inkâr ederek: “Dinde kurban, vitir namazı ve sadaka-i fıtır yoktur.” diyen kimse dinden çıkar. Ancak: “Dinimizde bunlar vardır fakat vacip değildir.” dese, dinden çıkmaz; günahkâr olur. 4- Kurbanın vacipliği, sadaka-i fıtırın vacipliği kadar yüksek mertebede değildir. 5- Kurbanın vacip olması ihtilaflıdır. İmam Ebû Yusuf Hazretleri’ne göre sünnettir. 6- İmameyn² indinde sünnet-i müekkededir. İbn-i Ziyâd, Ebû Hanife, İbn-i Rüstem ve İmam Muhammed’den rivayetle farz olduğu görüşünde bulunmuşlardır. Bazı fukaha ise nafile olduğu görüşünde bulunduklarını beyan etmişlerdir. 7- Kurbanın vacipliği ihtilaflı olduğundan; bir kimsenin zimmetinde hac, zekât, sadaka-i fıtır, yemin kefareti ve kurban borcu bulunup da vefatı yaklaşsa, malının üçte birinden bu borçların ödenmesini vasiyet etse; malının üçte biri yeterse hepsinin ödenmesi gerekir. Ancak üçte biri yetmezse; önce zekâtı, sonra hac borcu, ardından sadaka-i fıtır, sonra yemin kefareti ödenir. En son mal kalırsa kurban borcu ödenir. İmam-ı Âzam ve İmam Muhammed (Rahmetullahi Aleyh)’e göre kurban vaciptir. Fetva da bununladır. Zira hadîs-i şerifte: > مَنْ وَجَدَ سَعَةً فَلَمْ يُضَحِّ فَلَا يَقْرَبَنَّ مُصَلَّانَا
➡️ *Kurban kesmek* *Sual: Kurban kesmek nedir ve kimler keser?* *Cevap:* Köyde, çölde, şehirde mukim olan, âkıl, baliğ, hür ve Müslüman erkek ve kadının, ihtiyacından fazla nisap miktarı malı veya parası varsa, kurban bayramı için niyet ederek, belli günlerde, belli bir hayvanı kesmeleri vacib olur. İhtiyaç eşyası, bir ev ve eşyası ve üç kat elbisedir. Şeyhayne göre, babasının, zengin çocuğu için de çocuğun malından kesmesi lâzımdır. Etini bu çocuktan başkası yiyemez. Çocuktan artan et satılıp, parası ile çocuğa, elbise gibi, devamlı kullanılabilecek şeyler alınır. Fakat fetva imam-ı Muhammedin ictihadıdır. Buna göre, babanın çocuğu için kendi malından da, çocuğun malından da kesmesi vacib değildir. İbni Âbidîn, zekâtın verileceği yerleri bildirirken buyuruyor ki, tarlasından aldığı mahsul veya tarlanın, evin, dükkânın [atölyenin, kamyonun] bir senelik kirası, ne kadar çok olursa olsun, bir yıllık ev ihtiyacını veya aylık geliri ve aldığı maaş ve ücret, aylık ihtiyacını ve kul borcunu karşılamayan kimse, imam-ı Muhammede göre fakirdir. Fetva da böyledir. Şeyhayne göre, yani İmam-ı a’zamla imam-ı Ebû Yûsüfe göre zengin sayılır. Çünkü, mülkü olan tarlanın ve bu demirbaş malların değeri, ihtiyacını karşılar ve nisap kadar da artar. Bunun kirayı her alışta, bir miktar ayırıp, biriktirerek fıtra vermesi ve kurban kesmesi lâzımdır. Yani, büyük sevaba kavuşması lâzımdır. Fıtra vermez ve kurban kesmezse, imam-ı Muhammede göre, günahtan kurtulur. Görülüyor ki, her iki ictihad da yerindedir ve Müslümanlara rahmettir. Bu hâlde olan kimse, fıtra vermezse veya kurban kesmezse, imam-ı Muhammedin ictihadı, bunu azaptan kurtarır. Tarlasından hiç mahsul almayan, kiraya da veremeyen kimse ve ihtiyacından fazla malı olup da, parası bulunmayan erkek veya kadın, imam-ı Muhammedin
Alıntı
Reklam
ZEKAT VERİLECEK KİMSELER
Fakirler: Nisab miktarından az mala sahip olan kimselerdir. Veya, nisab miktarına ulaşmış olmasına rağmen, namî(çoğalıcı, artıcı) olmayan mala sahip olan kimseye de fakir denir. Zekâtı (sadakayı) fakir olan alimlere vermek, fakir olan cahillere vermekten daha efdaldir. Miskinler: Hiçbir şeyi bulunmayıp, dilenmeye muhtaç olan kimselerdir. Fakirin aksine, bu kimselerin kuvvetten düşmemek ve bedenini korumak maksadı ile dilenmesi helâl olur. Bir günlük yiyeceği ve avret mahallini örtebilecek elbisesi olan kimsenin dilenmesi helâl olmaz. Âmil: Vâliyyü'l-emrin, zahirî malların zekât ve öşrünü toplamak üzere tayin ettiği kimsedir. Böyle bir âmile, bu hizmetinden dolayı, görevi devam ettiği sürece, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarına yetecek kadar, orta halli topladığı zekâttan bir hisse maaş verilir. Mükâteb Köle: Mükâteb olan kölelere, onları kölelikten kurtarıp hürriyetlerine kavuşturmak için yardım edilmesi uygundur. Mükâteb: Bir bedel mukabilinde azad edilmek üzere efendisi ile mukavele yapmış olan köle veya cariye demektir. Mükâtebe, zengin olduğu bilinsin veya bilinmesin zekât vermek caiz olur. Borçlu: Borcundan fazla, nisab miktarı mala sahip olmayan veya kendisinin de, başkasında alacağı olmasına rağmen, bunu alması mümkün olmayan kimse demektir. Zekâtı borçlu olanlara vermek, fakir olanlara vermekten daha efdaldir. Allah Yolunda Olanlar: İmâm Ebû Yûsuf (r.a.)'e göre, Allah yolunda olanlardan maksat, Allah yolunda cihad eden gazilerin fakirleridir. İmâm Muhammed (r.a.)'e göre ise, hac yolunda olan fakir kimselerdir. Yolcu: Zekât verilecek yolcudan maksat, malı, beldesinde kalıp, elinde bir şey bulunmayan garip kimsedir. (Fetava-i Hindiyye)
FERRARİ NİÇİN LPG TAKTIRMAZ?!.
Sosyalizm dünya kavgasını "özel mülkiyet"i bitirmekle bitirebileceğini sanmış. Fenâ aldanmış. Çünkü sahipliği bitirdiği her sosyolojide sorumluluk hissini de köreltmiş. Yani ki insanlar sahibi olmadıkları şeylerin sorumlusu da olmak istememişler. "Mahsûl benim değilse tarlayı sürmek neyime!" diye dikelmişler. Buradan da tembellik çıkmış. Halbuki İslâm öyle dememiş. Ya? İslâm demiş ki: Mülk sorumluluk itibariyle senin. Daire-i muamelâtta öyle kabul ederim. Ama Mâlik-i Hakiki olmak bahsinde yalnız emanetçisin. Daire-i îtikadda öyle kabul ederim. Tarlanı ekip mahsûlünü alacaksın. Helâl u hoş olsun. Lâkin emanetçiliğinden yana hatırlatmaları da gözardı etmeyeceksin. Zekâtın, sadakan, ibâdetin de hoş olsun. Arkadaşım, başka bütün ayetler bir kenarda dursa, yalnız "sistemindeki bütünlük"ten dolayı İslâm'ın hak din olduğuna iman ederdim. Meselâ: "Mü'minler ancak kardeştirler!" buyuran din aynı zamanda "hamdın da Allaha mahsûs olduğunu" emrediyor. Ne mucize! Ne uyum! Ne san'at! Ne incelik! Evet. Bunlar bence "kâinatı kuşatan bir kanun"un fertleridir. Aynı güzelin farklı sûretleridir. Yâni ki, birbirlerinin bütünleyicileridirler. Birisi olursa ancak diğerisi de olur. Birisi kuşanılırsa diğerinin kemâline erişilir. Öyledir: Hamdı topyekûn olarak Allah'a verenler ancak aralarında kardeşliği tesis edebilirler. Hızlı mı gittim? Karıştırdım mı? Peki. O zaman bu büyük hakikate bakmanın daha kolay yollarını aramaya çalışalım. Bismillah: Sualle başlayalım: Şunca nizâlar niye çıkıyor arkadaşım? Para, menfaat, güç, mülk sevgisi, şöhret tutkusu, bencillik, kibir, hased... vs. Dilediğince ekleyebilirsin. Kem duygular-nesneler sayısınca çarpabilirsin. Fakat bence hangisinin ardına düşsek ilânihaye varacağız: **İnsanlar varlıkta asıl "hamd"ı paylaşamıyorlar. Evet.
Kabağın da Bir Sahibi Var
SENAİ DEMİRCİ NEREYE DÜŞÜYOR?..
İmam Muhammed Zahid el-Kevseri Hazretleri'nin ehl-i bid'a hakkında bir sözü vardı. Ebubekir Sifil Hoca'nın kaleminden okuduğumu anımsıyorum. Aynıyla ezberimde değil maalesef. Mânâca nakledeceğim. Diyordu ki merhum: Bir insan ehl-i sünnetten ayrılan görüşlere sahipse illâ bir yerde kendisiyle, söylemiyle, iddiasıyla, kurgusuyla, uydurmasıyla çelişkiye düşer. Bizcesini söylersek işin: Saçmalar. Tutarsızlığını açığa vurur. Rezil olur. Hakikaten de gün geçtikçe bunun misâllerini daha bir sıklıkla görüyoruz. İşte onlardan bir tanesini de Senai Demirci vasıtasıyla gördüğümüzü düşünüyorum. Mevzu nedir peki? Efendim, mevzu aslında göründüğünden derindir, hazindir. Âhirzamanda insanlar üzerine çevrilen manipülatif dümenlerin tezahürüdür. Düğümlere üflemektir. Evet. Bu asır, Bediüzzaman'ın da ifadesiyle, "enaniyet asrı"dır. Benliklere öylesine kitlesel/bireysel mağduriyetler-üstünlükler fikri aşılanmaktadır ki artık hiçbirisi ele-avuca sığmamaktadır. (Jean M. Twenge "Ben" Nesli adlı eserinde hastalığın kökünü birkaç nesil öncesine kadar taşır. Yâni bugün görülen arızalar yüzyıllara yayılmış bir tahribatın sonuçlarıdır. Kitabın alt başlığıysa bu noktada çok ilginçtir: "Bugünün gençleri niçin bu kadar özgüvenli, iddialı fakat bir o kadar da depresif ve kaygılı?") Faşist ekollerin ırkçılık zemininde yücelttikleri "toplum"la Liberal çizginin övgüsüyle yükselttiği "birey" aynı "ben"e hizmet ederler. Birincisinde "Ben üstünüm!" daha bir "Biz üstünüz!" sosuyla süslenmişken ikincisinde anamesaj daha ortadadır. Ancak, Bediüzzaman Said Nursî'a göre, ikisiyle de aranılan aynı şeydir: **"Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünemâ bulur, gittikçe kalınlaşır, vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel' eder. Bütün o
Senai Demirci
25. Söz 3. Şua 8. Ders
📖 Kur’an’ın Kanunları Ebedidir 4. Kısım 🔸Kur’an’ın Ebedî Kanunları Ve Taaddüd-ü Ezvac Hakikati Kur’an-ı Hakîm’in kırk vech-i icazından biri de onun hükümlerinin tüm zaman ve mekânlara hitap etmesidir. Günümüzde Avrupa ve Amerika merkezli yeni medeniyet, kendi yaşam tarzını ve kanunlarını beşere dayatırken Kur’an’ın ahkâmına karşı muaraza vaziyeti almaktadır. Bu medeniyet, Kur’an medeniyetini kabul etmediği gibi onun hükümlerini reddederek beşere saadet getireceğini iddia etse de, bu sahadaki iflasını ve aczini çoktan ortaya koymuştur. ❗️İslam medeniyetinin esaslarından olan faizin haram edilmesi ve zekâtın emredilmesi gibi küllî meselelerin ardından, medeniyetin en çok itiraz ettiği hususlardan biri de taaddüd-ü ezvac, yani çok eşliliktir. Kur’an-ı Kerîm, "فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ" (Kadınlardan size helal olanlarla ikişer, üçer, dörder evlenin) ayetiyle bu duruma izin vermiştir. Modern medeniyet ise bu hükmü kendi anlayışına muhalif görerek hikmet ve maslahat-ı beşeriyeye münafi telakki eder. ❗️Oysa bu itirazlar, fıtratın hakikatinden uzak ve sathî bir inattan ibarettir. Şeriatta var olan bu hükmü inkâr etmek ya da tevil ederek yumuşatmaya çalışmak, bir nevi fikrî istibdadın etkisi altında kalmaktır. Beşer tarihi boyunca var olan bu hakikat, fıtratın bir muktezasıdır. 🔸İzdivacın Hikmeti: Tenasül Ve Bekâ-i Nev’ İzdivaçtaki asıl hikmet, sadece kazayı şehvet değildir; zira eğer maksat sadece nefsin arzularını tatmin etmek olsaydı, çok eşliliğe karşı çıkmak fıtraten mümkün olmazdı. Bütün hayvanatın şehadeti ve nebatatın tasdikiyle sabittir ki, izdivacın asıl gayesi tenasül, yani neslin çoğalarak devam etmesidir. ❗️Kazayı şehvet lezzeti ise, bu ulvî vazifeyi gördürmek için Rahmet-i İlahiye tarafından peşin
Reklam
Reklam