"Böyle yaşanmaz!" dedim. "Anı yaşamayı bilmiyorsun! Hayatını kaçırıyorsun! Bir şeyler kaçırmaktan korktuğun için o ekrana bakıp duruyorsun! Asıl böyle yaparak kaçırıyorsun! Bir tanecik hayatını kaçırıyorsun! Gözünün önünde duran şeyleri, çocukluğundan beri görmek istediğin şeyleri göremiyorsun! Bu insanların hiçbiri göremiyor! Hallerine baksana!"
Müzik, diye düşündü genç adam. Müziğin vaadi. Onun gerçekleşmesi, somutlaşması. İşte, karşısındaydı. Onu göremiyor, ama akorlarını duyabiliyordu. Herhalde düşüncenin, görüşün ve sesin de bir ortak dili var, diye düşündü. Matematik miydi o ortak dil? Mantığın disiplini. Müzik matematikti tabii. Mimarlık da taşlardaki müzikti. Başı dönüyor, bunun nedenini kendisi de biliyordu. Şu aşağıda gördüğü yer gerçek olamazdı da ondan.
“Dagny döndüğünde, Bayan Taggart onun yüzünde yalnızca şaşkın bir çaresizlik gördü. Sakindi yüzü. Ama o yüzdeki bir şey Bayan Taggart’a, keşke kızımın hüzünle tanışmasını hiç dilemeseydim, dedirtiyordu.
“Anne, sence her şey tersine mi?” diye sordu Dagny.
“Efendim?” Bayan Taggart şaşırmıştı.
“O anlattığın şeyler. Işıklar ve çiçekler. Onları, romantizm yaratsın diye mi bekliyorsun...tersine değil mi?”
“Tatlım, ne demek istiyorsun?”
“Orada olaydan zevk alan bir tek kişi yoktu,” dedi Dagny. Sesi cansızdı. "Herhangi bir şey düşünen, hisseden kimse de yoktu. Sağda solda dolaşıyor, her yerde söyledikleri o sıkıcı lafları tekrar ediyorlardı. Herhalde ışıkların bunları parıldatacağını düşünüyor olmalılar.”
"Ama bana acı veriyor, diye düşündü. Onu ne zaman düşünsem, acı duyuyorum. Gerçi her şeyi kolaylaştırıyor... İnsanları, başyazıları, anlaşmaları... Ama kolaylaştırması, çok acı verdiği için. Acı da bir uyarıcı. Sanırım o isimden nefret ediyorum. Ama tekrarlamaya devam edeceğim. Bu benim duymak istediğim bir acı."