Gökyüzüne bakmıştım, yuvarlak ve parlak ve ışıklı bir daireden başka bir şeye benzemeyen aya bakmıştım ve ne kadar güzel, tıpkı öğretildiği gibi güzel, anlatıldığı gibi güzel demiştim.
Sonra başımı aşağı doğru hareket ettirerek, denizde ayın ışıltılı çizgilerini aramıştım. Ne acıklı bir maceraydı bu. Belki de değildi; belki de bunun acıklı bir macera olduğunu da bi yerden öğrenmiştim, bir yerde okumuştum. Hafızam zayıfladığı için neyi nerden okuduğumu unuttuğum için, bana ait bir takım duygular olduğunu sanıyordum.
Ben bir şeyin taklidiydim; fakat aslımı bile doğru dürüst öğrenememiştim. Belki de bana ne olduğunu sonuna kadar okumamıştım.
Okula başladığım gün ne kadar korkmuştum diyebiliyordum. Fakat, mesele bu değildi; mesele bir şeyleri, sıcak bir çorbanın kokusunu duyar gibi hissetmekti. Bense bunu hiç becerememiştim. Ne tabiatı, ne insanları, ne de olup bitenleri hiç sevmemiştim. Kendimi bile, kendi yaptıklarımı bile.
Duygular, insanın yalnızlığı reddedişiyle başlayan kurgunun sözlüğünde yer alırlar. Bu sözlükte her duygunun bir adı ve tanımı vardır. Önce adlar ve tanımlar ezberlenir, sonra da insan hissettiğini sanır. Oysa insan düşüncedir. Ne bedene ne de bilinen üçboyuta sığabilecek yapıdadır.