Batı müziğindeki "bireysel bestekâr ve telif" anlayışının aksine, bizde kolektif bir estetik ve derin bir saygı kültürü hakimdir. Mevlevi kültüründe "ben" demek, ego göstermek hoş karşılanmaz. Bir bestekâr, Dede Efendi gibi bir dehanın eserine harika bir melodi eklese veya bir geçişi (terennümü) zenginleştirse bile, oraya kendi adını yazmayı bir hürmetsizlik ve kibir olarak görür. Amaç eseri güzelleştirmektir, kendi adını parlatmak değil. Bu yüzden eklemeler ana gövdenin içinde erir ve eser yine Hammamizade’nin adıyla anılmaya devam eder. Türk musikisi yüzyıllar boyunca notayla değil, meşk sistemiyle (hocadan talebeye sözlü aktarımla) yaşadı. Bir eser İstanbul’daki Yenikapı Mevlevihanesi’nde farklı, Konya’da veya Kahire’deki mevlevihanede küçük nüanslarla farklı okunabiliyordu. Her tekkenin başındaki kudümzenbaşı veya neyzenbaşı, esere kendi üslubunu ve "tuzunu biberini" katıyordu. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında bu ayinler notaya dökülmeye başlandığında (Rauf Yekta, Suphi Ezgi, Sadettin Heper gibi üstatlar tarafından), her hoca kendi hafızasındaki ya da kendi ekolündeki versiyonu yazıya geçirdi. Bugün denk geldiğimiz farklı versiyonlar, muhtemelen farklı mevlevihanelerin hafıza kayıtlarının günümüze ulaşmış halleridir. Bizim geleneğimizde bir eser, ilk bestelendiği an biten donmuş bir heykel değildir; nehir gibidir, aktıkça yeni kollarla beslenir ama yatağını ilk açanın (yani Dede Efendi'nin) adını taşımaya devam eder. Mevlevi ayinleri bu tamamlama ve ekleme meselesinin en yoğun yaşandığı, adeta bir laboratuvar gibi işlediği yerdir. Aslında bu durum, ayinin sadece "dinlenmek için" yazılmış bir konser eseri değil, doğrudan bir ritüelin (mukabelenin) yaşayan, nefes alan bir parçası olmasından kaynaklanıyor. Mevlevi ayinlerindeki bu ekleme, genişletme ve
1000Kitap
İngilizin, Yunanın yapmadığını yaptılar!
Zeyl. 12/2/1933 ve 1680 numaraya: Türkçe ezan ve kamet okunmamasını müezzin Cafer efendiye tenbih eden Şebin Karahisar'da Fatih camii imamı Hafız Asım adliyece tevkif edilmiştir. Arzolunur efendim. Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet arşivi
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Bismillah...❤️ Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün sahabelerine şöyle seslendi: “Ah, keşke havuza gelen kardeşlerimi bir görsem... Onları, içinde şerbetler olan kâselerle karşılasam. Cennete girmeden önce, onlara Kevser havuzumdan içirsem.” ​Bu derin iştiyak üzerine yanındakiler sordu: “Ey Allah’ın Resulü, biz senin kardeşlerin değil miyiz?” ​Fahr-i Kâinat Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) bu soruya, mübarek yüzünde bir tebessümle cevap verdi “Sizler benim ashabım ve kardeşlerimsiniz. Lakin benden sonra öyle bir topluluk gelecek ki; onlar beni görmedikleri halde bana iman edecekler. İşte asıl özlemim onlaradır...” ​Gönül Dilinden Bir Zeyl ​“Biz de Seni çok özledik ya Resulullah!” ​Seni görmeden sevmenin, kokunu duymadan hasretinle yanmanın ve Sünnet-i Seniyye’ne sarılmanın "garip" karşılandığı bir zamandayız. Fakat kalbimizdeki bu sızı, Senin o müjdene talip olmanın nişanesidir. ​Dualarımız odur ki; Huzuruna geldiğimizde, o şerbet kâselerini uzattığın "kardeşlerinden" olalım. Bizi bizden çok düşünen o asil duruşuna, cennet kokan imanımızla mukabele edelim. Âmin Allah’ım..Binlerce kez amin.. ___ /Güven Taşdemir
Lamia...Beyaz gölge...Lamia... parıltı...Ahmet Cemil varlığına düşen bu beyaz ve parıltılı gölgenin tesirindedir...gölge olmaklığı elle tutulamıyor oluşundan, gölge olmaklığı bir varlığa bağlanamayışındandır. Mâî bir gecenin letafeti ile uzak ve soğuk bir gecenin siyahlığı arasında, biçimsiz, sessiz ve kokusuz...ancak hayal edilebilir ve ancak gölge hususiyetiyle hissedilebilir... Üç nokta yerine beş noktadır Lamia tüm şiirlerin sonunda...bir zeyl-i nâtamamdır...bir ruhun bir diğerine dik açıyla inişi, bir âsûde nehrin bir ummâna varlığından feragat ederek katışma noktasıdır...
Târîh-i Kadîm'e Zeyl
beşerin böyle delâletleri var; putunu kendi yapar, kendi tapar.. -- Tevfik Fikret
Alıntı
Târîh-i Kadîm'e Zeyl
Molla Sırat'a Ben ki üç beş pulu tercihinden Pirotestanlara zangoçluk eden Şâirim... Zîver-i Kürsî-yi Yakîn, Şâir-i müctehid-i dîn-i mübîn, Hazret-î Molla Sırât’a ebedî İhtirâmâtımı takdim ile bî- Bî-tereddüd diyorum: "Zangoçluk" Lûtf-ı tavsifine şâyân olduk; Lâkin aldanma sakın üstâdım, Ben de bir parça muvahhid zâtım. Bana anlatma o ra’nâ dîni; Bilirim ben de senin bildiğini. Okudum ben de kitâb-ı gaybı; Dinledim ben de itâb-ı gaybı. Ben de sizler gibi câmi' câmi' Dolaşıp Hâlik’e oldum râki’. Şevk-i cennetle hayâlim meşgûl. Yüreğim havf-ı cehennemle melûl; Ben de tırmandım ulu tubâya; Ben de çıktım Mele’i- a’lâ'ya; Ben de âşıktım ezân nağmesine; Bir koşardım ki o Allâh sesine! Ben de teşbih ü duâ, savm ü salât, Hepsini, hepsini yaptım heyhat! Çünkü telkinlere aldanmıştım, Kandığın şeylere hep kanmıştım. Bilmeden, görmeden îmân ettim. Nefsimi dînime kurbân ettim. Sevdim Allah’ı da, Peygam-ber’i de;