İnsan, dünyayla kurduğu rabıtayı kendi ihtiyaçları üzerinden anlamlandırıp neyin lüzumlu, neyin lüzumsuz, neyin zarif, neyin kaba, neyin akıllıca, neyin aptalca olduğunu öyle sapıtıyordu. Oysa dünya elbette hiçbirimizin etrafında dönmüyordu. Bazen önyargılı, sıklıkla önyargılı olduğumu kabul etmek zorunda kaldım.
Gerçek, hatta en sıradan bir kadının gülümsemesi, en büyük ressamın
onu resmetme çabalarından bile daha kusursuzdur. Sanatsal alanda kusursuzluk yoktur belki de. Muhakkak yoktur. Sadece hakiki olan kusursuzdur.
Patikanın sonunda denizi görüyorum, koyu mavi kristal bir duvar gibi katı görünüyor. Maviyle kaplanmış martılar denizin eteğinde, çayır çiçeklerinin hepsi güneşe dönük, selam vermek için eğiliyorlar, gökyüzü o kadar saydam ve etrafındaki renkler o kadar parıltılı ki bir elmasın içine girmişiz hissi yaratıyor.
Hayatın en tuhaf yanlarından biri, kimi zaman insanların sonsuza dek yaşayacaklarından oldukça emin olmalarıdır. İnsan bunu bazen içine işleyen muhteşem bir şafak vakti kalkıp dışarı çıktığında, yalnız başına öylece durup kafasını iyice geriye atarak yukarı baktığında, Doğu’nun insanı neredeyse haykıracak hale getirdiği ve binlerce binlerce binlerce yıldır her sabah olduğu gibi güneşin doğuşunun o tuhaf, değişmeyen görkemi karşısında kalbinin duracak gibi olduğu ana kadar solgun gökyüzünün yavaşça değişip kızarışını, bilinmeyen nice olağanüstü şeyin meydana gelişini seyrettiğinde fark eder. Bunu bir an için hisseder. Kimi zaman da bir korulukta gün batarken bir başına durup dalların altından ve arasından süzülen gizemli, altın rengi, koyu dinginlik onun duymak için çabaladığı ama kolayca duyamadığı bir şeyi yavaşça tekrar tekrar söyler gibi olduğunda hisseder bunu. Sonra bazen geceleyin milyonlarca yıldızın durup onu seyrettiği koyu maviliğin muazzam sessizliğinde bundan emin olur; kimi zaman uzaklardan gelen bir müzik sesi bunu gerçek kılar, kimi zaman da birinin gözlerindeki bakış.