Ve zaman, onun etrafında dolaşan denizdir.
Bazı günler su çekilir; insan kendini güçlü, yüksek ve görünür hisseder. Bazı günler ise dalgalar yükselir, ufuk kaybolur, gökyüzü denize karışır. İşte o zaman deniz feneri neden inşa edildiğini hatırlar.
Çünkü deniz fenerleri manzarayı seyretmek için yapılmaz; kaybolma ihtimalinin olduğu yerlere dikilir.
İnsan da böyledir. En derin yaralarını taşıdığı yerde en büyük bilgeliğini büyütür. En çok kırıldığı yerden başkalarına sığınak olmayı öğrenir.
Bir gün fark eder ki, ışığı aslında denize değil, önce kendi karanlığına düşmektedir. Her gece yanan o ışık, önce kendi duvarlarını aydınlatır; çatlaklarını, izlerini, yılların bıraktığı aşınmaları gösterir. Ve insan kendini görmeye cesaret ettikçe daha uzağı aydınlatmaya başlar.
Sonunda anlar ki mesele hiç ışığın ne kadar parlak olduğu değildir.
Mesele, sis çöktüğünde de yanmaya devam edebilmektir.
Çünkü bazı yolcular limanı haritalarda bulur.
Bazıları ise uzakta titreyen tek bir ışığa bakarak… eve döner.