Tabii hangi yarıyı seçtiğimize bağlıydı bu durum. Sonuçta bunlar evlerin belli kısımlarıydı. Bölünmüş evler.
Sorunlu evler.
Seçeceğimiz yarım ev tamamen yatak odalarından ya da yataksız bir mutfak ve oturma odasından oluşabilirdi. Üç banyodan ibaret bir vagon da olabilirdi. Ya da hiç banyosuz bir ev.
Işıkların hiçbiri yanmıyordu. Musluklardan su akmıyordu.
Ne kadar lüks olursa olsun bir şeyler eksik olacaktı. Ne kadar dikkatli seçersek seçelim, tam anlamıyla mutlu olamayacaktık.
"Cennet Bahçesi bile büyük süslü bir kafesten başka bir şey değildi" diyor Adam. "Elmayı ısırmadığın sürece hayatının sonuna dek köle olarak kalacaksın."
Daha o anda, dışarıda bizi bekleyen bir iş vardı. Sıkılıp daha fazlasını istemekten Tanrı sizi korusun.
Hayatınızın sonuna kadar aynı işte çalışmak kilise doktriniydi. Aynı yalnızlığı ömür boyu çekmek. Hiçbir şey değişmeyecekti. Her gün aynı şeyler. Bu başarıydı. Bu da ödülü.
Çimleri biçmek.
Ve çimleri biçmek.
Ve çimleri biçmek.
Tekrar.
"...Hayat neredeydi? Dağılıyor, yok oluyordu ve hayatım tartıldığında eksik çıkıyordu, çünkü hazırlanmış bir roman kurgusuna sahip değildi, çünkü daktilonun başına oturup yoğun ve büyüleyici bir romanı sadece dehayla ve irade gücüyle bir ayda yazmayı başaramıyordum. Nereden, nasıl, neyle ve ne için başlayacaktım? Hayatımda yirmi sayfalık bir öyküye bile yetecek bir olay yok gibiydi. Felç olmuş halde oturuyordum, dünyada konuşacak kimsem olmadığını hissederek, insanlıktan tamamen uzakta, kendi eserim olan bir vakumun içinde: Kendimi giderek daha kötü hissediyordum. Ancak yazar olmak beni mutlu edebilirdi ve yazar olamıyordum. Oturup tek cümle bile yazamıyordum. Korkudan kaskatı kesilmiştim..."