Şiir bir başına ne hayıftır, ne telafidir, ne ağıttır, ne sevinçtir, ne de iç dökme. Bütün bunları da içeren çok özel, çok bireysel bir varoluş manifestosudur. Benim şiirim de bunlardan azade değil elbette. Çok abartılı sayılmazsa, yaşadığımız hayatı, aşkıyla, ayrılığıyla, bireysel-toplumsal korkularıyla, zamanın ağırlığıyla, insanın yoksunluklarıyla yeniden anlama ve inşa etme çırpınışıdır. Bu kadar yakıcı olması, tüm bu inşayı ölümün odağında yapıyor olmasından geliyor diye düşünürüm. Ölüm olmasaydı hiçbirimiz hayatı bu kadar sevmezdik.
Belki kuşlar çok derin, eski bir içgüdüyle buraya, o zaman kesilmiş olacak olan şu ulu çınarın üstüne, göğüne uğrayacaklar, bir an duraklayıp bir şeyler arayacak, bir şeyleri anımsamaya çalışacak, beton yığını evlerin üstünde küme küme dolaşacak, konacak bir yer bulamayıp bir uzak keder gibi başlarını alıp çekip gidecekler.
- "İnsanlık öldü mü?" dedim.
- "Yok" dedi, "Ölmedi, ölmedi ama, bir şeyler oldu, başka bir yerlerde sıkıştı kaldı herhalde?"
- "Nerede kaldı acaba?"
- "Kuşlar da gitti." dedi...
“Bozkırın baharı geç gelir. Çiçekleri de daha geç açar. Çiçeklerin sapları bir parmak boyunda var yok, kısa, küt olur. Bozkır çiçeklerinin renkleri alabildiğine parlaktır. Kırmızıysa, böyle bir kırmızı hiçbir yerde görülmüş değildir. Sarısı, mavisi, turuncusu da öyledir. Gece karanlığında bile gözükürler. Kokuları keskindir. Bu yüzden de, üstünde çiçek olsun olmasın, eğil, bozkır toprağını kokla mis gibi kokar.”