"Sen bana hiç gelmedin, ama ben de senden hiç gidemedim. En acısı da ne biliyor musun? Gözümün önünde etimi kemiğimden sıyırdın, yine de vazgeçemedim senden. Ve yine de bilmiyorsun beni. Hiç bilmedin. Belki de hiç bilmeyeceksin.
"Sanki yarım elmalarla donatılmış bir yere kapatılmıştık ve herkes eşini bulmuştu ama biz... Onun fazla tarafları vardı. Birleşmeye çalıştığımızda, o fazla olan tarafları karşılık bulamıyordu ve boşlukta kalıyordu. Benim fazla olan taraflarım ise onda karşılık bulamayarak boşlukta kalıyordu. Bazen dayanamıyordum, dikiyordum o fazla taraflarımızı kesip biçerek. Ama bu daha da acıtıyordu. Öyle çok acıtıyordu ki, söküp atmak istiyordum kalbimi. Yapamıyordum yine de."
"Hemen ardından ne olurdu biliyor musunuz? Gözlerim dolardı. Çünkü içimdeki kötü kız uyanır, bana acıdığını ve bu hayalin bir acizlik olduğunu söylerdi. İyi kız ise susardı çünkü artık o da anlamıştı hayallerimin acıttığını. Hayaller acır mıydı? Benimkiler acıyordu.
"Rüyalarımda görürdüm onu hep... Bir keresinde, omzumda uyuduğunu görmüştüm. Hissetmiştim, rüya olması imkânsız gibiydi, yemin ederim. Ama rüyaydı işte. Basit, aptal bir rüya. Omzumda uyuduğunu gördüğüm saniyeler boyunca hayatımda hiç olmadığım kadar huzurluydum. Sonra ise uyanmış, okula gitmiş ve onunla beraber el ele okula giren sevgilisini görmüştüm. İmkânsızlık ne demek işte o zaman anlamıştım. Biz imkânsızdık. O benim gibi birine fazlaydı, ben de ona yetemezdim. Çünkü o her yönden artılarla doluyken ben hep eksiktim."
"Unutur muydum onu? Unutur muydum sahi? Bir gün gerçekten de unutur muydum? Onun kalbimde açtığı yara geçse, iyileşse, izi kalmaz mıydı? Hiç olmamış gibi... Öyle yapabilir miydik? Hiç olmamış gibi? Hiç olmamış gibi yaşayabilir miydik bir gün? Yapar mıydık sahi..."