Maksim Gorki'nin otobiyografik üçlemesinin ikincisinin de sonuna geldik. "Ekmeğimi Kazanırken"i serinin ilk kitabından daha çok sevdim. Bunun temel sebeplerinden birincisi dedesinin ve dolayısıyla dayağın olmaması yani aslında geleneksel Türk aile yapısının da olmamasıyken ikinci temel sebebim kitabın bana eski bir dostumu, Jack London'ın Martin Eden kitabını, hatırlatmasıydı. Ruhum aynı o kitapta yaşadığı gibi ince ince dalgalandı kah yükseğe kah alçaklara.
Sekiz yaşında hayata atılıp (gerçekten atılıyor) para kazanmaya başlayan Aleksey, pek çok iş değiştiriyor. Gittiği her yerde kendisini bu çukurdan çıkarabilmek, ufkunu genişletebilmek için rol modeller buluyor ve onların peşlerine takılıp, hayatı öğrenmeye çalışıyor. Pek çok kişiden birçok şey görüp sadece doğru davranışları hayatına katıyor. Hatta bazen çevresinde hiç kimseden görmediği erdemli davranışlar kazanıyor: kadınlara değer vermek. Hayattan öğrendikleriyle kitaptan öğrendiklerini karşılaştırarak, muhakeme kabiliyeti kazanıyor; kitaplardan, başka hayatlar olduğunu öğrenek bu hayattan kurtulup, devam etmek için kendisine bir sebep yaratıyordu. Belki farkında değildi ama kitaplar, onun umut kapısıydı.
Aleksey, kitap boyunca bir olgudan bahsetti. İnsanların kötü, rahatsız edici, zarar veren birçok davranışının sebebi, insanların kötü oluşu değil, can sıkıntısıydı. Dönem şartları ve imkansızlıklar düşünüldüğünde can sıkıntısına hak vermemek haksızlık olabilirmiş gibi geliyor insana. Ama bu çerçeveden uzaklaşıp günümüze geldiğimizde teknolojinin ve imkanların bu denli gelişmesine karşın, insanların iyi veya kötü birçok davranışının sebebinin yine sıkıntısı olduğunu görebiliriz. Bu bağlamda insanlık eğer bir şeyleri geliştirmek ve değiştirmek istiyorsa önce bu can sıkıntısına bir çözüm bulmalıdır.
Kitap boyunca