Merve Özcan'ın ilk kitabından bu yana her bir kitabını basılır basılmaz alıp okumak gibi bir alışkanlığım var. Yazarın hem şahsına hem de yazdıklarına yönelik öyle büyük bir sevgi ve hayranlığa sahibim ki.
Bu kitabına gelecek olursak her eserinde nasıl farklı bir evren farklı bir karakterler silsilesi kurabiliyor hayranlıkla karışık bir şaşkınlığa sahip olmama sebep olacak şekilde yine yeni yeniden yepyeni bir hikayede buluyoruz kendimizi. Kitapta işgal altındaki topraklara değinip yazarın zihninde kurduğu bir evrende işgal altında olan Gecegüzü topraklarındaki uyanışı konu ediniyor. Her bir karakteri ayrı kalbime işleyen ayrı ayrı sevdiğim ve takdir ettiğim insanlardı ki buradan sevgili Yüzbaşı Yahya, namı diğer Karabasan'a ve elindeki imkanları elinden geldiğince davasında kullanmaya çabalayan biricik Leyla'ya sevgilerimi göndermek istiyorum.
Yazar kitapta işgal altında olan topraklarda dininden, kökeninden insanların nasıl uzaklaştırıldığını, ne acılar çektiğini ve işgalci devletlerin sözde "yardım" hareketleriyle ülkeleri nasıl da acı ve gözyaşına boğduğunu anlatıyor. Ve biz tüm bu acılara karakterler kimisi yalnız başına kurduğu intikam planlarıyla kimisi düşman içine sızarak kurduğu detaylı planlarıyla nasıl baş kaldırıyor nefes kesici bir olay örgüsüyle okuyoruz. Tüm bu zulüm, acı ve gözyaşının içinde bir gül goncası gibi filizlenen nahif bir aşkın hikayesine de şahit oluyoruz.
Dilinden de ayrıca bahsedek olursam aşinası olduğum Merve Özcan'ın kalemine yani akıcı bir üsluba, özenle seçilmiş kelimelere ve ince elenip sık dokunarak kurulmuş tasvirlere, cümlelere sahipti.
Yazar kitaba "Doğu Türkistan, Filistin, Arakan, Çeçenistan, Bosna, Suriye ve zulmün ulaştığı daha nice coğrafyaların anısına..." şeklindeki ithafıyla başlıyor. Bizler için de kitabı okudukça