İbn-i Fadlan'ın tanıklığında yer alan bir Türk'ün başının derde girdiği zaman ellerini göğe kaldırarak “Bir Tanrı!” diye yakarması Tanrı ile en yakın ilişkisini ifade etmektedir. Bunun dışında secde ederek, ayakta durarak veya başka bir şekilde ibadet, dua veya beddua şekline rastlanmamaktadır. Buna paralel olarak Türk inancına özgü bir tapınak da bulunmuyordu. Ahali arasında dolaşan kam/şaman adlı din adamlarının rolü bir topluluğun dini hayatını yönlendirecek kadar belirgin değildi. Bu yüzden her ne kadar dil ve literatüre yerleşmiş gibi gözükse de Türklerin dini Şamanizm değildi. Onlar bir tanrıya inanıyorlar ve karşılarına çıkan yeni dinlere karşı her zaman ilgi göstermiyorlardı.
Defin merasiminden sonra cenaze sahibinin at veya koyunlarından kesip, pişirip yiyorlar, deri ve başlarını mezarın başına asıyorlardı. Bu işin, ölünün cennet yolculuğu esnasında ona yardım edeceğine inanıyorlardı. Cennet, “Uçmak” olarak adlandırılıyordu ve orada ataların ruhları dolaşıyordu.
Bugün Türkler arasında son derece yaygın olan ve “ölü aşı”, “can aşı” gibi isimlerle anılan bu yemek ritüeline 10. yüzyılda Oğuzların arasında bulunan İbn-i Fadlan da rastlamıştı. Fadlan'a göre Oğuzlar, içlerinden biri öldüğünde ev gibi bir çukur kazıyorlar, ölüye elbiselerini giydirip kemerini bağlıyorlar, yayını kuşandırıyorlar ve eline içinde şarap bulunan bir kadeh tutuşturuyorlardı. Ölüyü oturur vaziyette bırakıyorlar, onun bütün eşyalarını getirip bu oda şeklindeki mezarın içine koyuyorlar, odanın üzerini kubbemsi bir şekilde örtüyorlardı.
Ölüm tabii bir sonuçtu ancak kabullenilebilir bir olay değildi. Attila'nın defin töreni esnasında savaşçı Türkler, kılıçla yüzlerinde derin yaralar açıp kanatmışlar, ağıtlar söyleyip görkemli bir yas töreni yapmışlardı. Son olarak mezarın başında ölü yemeği yemişlerdi.