Linz’in kasvetli sokaklarından biriydi; kaldırımlara karlar çöreklenmiş, yoldan geçenlerin ayak izleri birbirine karışmış duygular gibi üst üste geçmişti. Rüzgâr, insanın içine işleyen soğuklukta ince giyinmiş insanları titreterek esiyordu. İşte o sokakta bir adam elinde bir zincir, zincirin ucunda ise bir parsla yürüyordu.
Saat tam üçü yirmi geçiyordu ve gökyüzü kavrulmuş günaşığı tarlalarının üstünde duran pamuksu ağaç mantarları gibi yumuşaktı. Granada Krallığından kalma tunç kapının ardından önce bir adam göründü. Adamın gözleri bağlıydı. Göz bağının üstünde Latince ‘’ilerleyeceğim ama nasıl’’ yazıyordu.
Elinde tuttuğu tasmayla beni kontrol ettiğini sanıyor. Oysa ben o tasmanın çoktan içinden geçip gidebileceğim bir halka hâline geldiğini biliyorum. Ama niye gideyim? Gidince o da yok olacak. Öldükten sonra yaşadığına daha çok inandırılan bir hayalet olarak bir gün gerçekten yok olduğumda bir ihtimal, bir imge, bir sessizlik biçimi olarak yok olacağım.