gece kuşağı

"Esenlik aklın tam gelişmişlik durumuna ermiş olmasıdır: Akıl deyince anlatmak istediğimiz şey yalnızca akla vurup, anlamak, yargıya varmak anlamında akla dayalı yargı değil ama Heidegger'in deyimin kullanırsak gerçeği "olduğu durumuyla" kavrayıp anlamaktır. Esenlik bir kimsenin özseverliğini (narcissisim) yendiği oranda olabilir; Bir kimse ne kadar açık, duygulu, duyarlı, uyanık ve Zen'in kullandığı anlamda "boş" olursa; o oranda olabilir. Esenlik insanın insana ve doğaya duyguyla bağlı olması demektir. ayrılıktan, bölüklükten, kopukluktan, yabancılaşmadan, kendini kurtarıp var olan her şeyle bir olduğunu bir yaşantı durumuna getirmek demektir. Ama bir yandan da ayrı bir varlık olarak benlik yaşantısını da aynı zamanda sürdürmek demektir. Esenlik tam olarak doğmak, olanaklarını sonuna kadar geliştirmek demektir; son dereceye kadar sevinç ve keder duyabilecek gücü olmak demektir. Başka bir deyişle orta yetenekteki insanların sürekli olrak içinde bulundukları ayakta uyuklama durumundan kendini kurtarıp tam olarak uyanmaktır. Aynı zamanda yaratıcı olmaktır; yani kendine, başkalarına ve var olan her şeye bir yanıt vermek, bir karşılık vermektir, gerçek insan olarak, varlığının bütünlüğüyle, herkese ve herşeye o kimseyi ya da o şeyi olduğu gibi kabul ederek bir yanıt, bir karşılık vermektir. Böyle içten gelen bir yanıt, içten gelen bir karşılıkta yaratıcılık yatar. Dünyayı olduğu gibi görmeli ve benim dünyam olarak yaşamalı, dünyayı yaratıcı anlayışımla biçimlendirip kavramalıyım ki böylece dünya "şu" yalan dünya olmaktan çıksın, benim dünyam olabilsin. Sonuç olarak esenlik Ego'yu (Benlik) bir yana atmak, Ego'yu büyütmek ya da korumak peşinde koşmaktan vazgeçip benliğini varolşun işlevi içinde yaşantıya dönüştürmektir. Yoksa sahip olmak, korumaya çalışmak, hırsla sarılmak,
Sayfa 36·Kitabı okudu
Reklam
"Bu çeşitli hedefler ve onlara ulaşma yolları, işin özüne bakılacak olursa birbirinden çok değişik düşünce sistemleri değildir. Bunlar varlığını sürdürmenin değişik yollarıdır. İnsanın varlığının bütünlüğüyle, yaşamın sorduğu soruya verdiği değişik yanıtlardır. Aslında dinler tarihini oluşturan çeşitli dinsel sistemlerin vermiş olduklarıyla aynı yanıtlardır. İlkel yamyamlıktan Zen Budizm'e kadar insanlık varoluş sorununa ancak birkaç yanıt verebilmiştir. Çok defa böyle yaptığını bilmese de her insan kendi yaşamında bu yanıtlardan bir tanesini seçiyor. Bizim Batılı kültürümüzde herkes Hıristiyan ya da Musevi dinlerinin ya da aydın Tanrı tanımazlığın yanıtını verdiğini sanıyor. Oysa eğer herkesin kafasındaki düşünceleri röntgen ışınından geçirme olanağı olsa ne kadar çok yamyamlık yanlısı, toteme tapan, çeşit çeşit putlara tapanlar olduğunu, pek az sayıda da Hıristiyan, Musevi, Budist ve Taocu olduğunu görüp şaşacağız. Din insanın var oluş sorununa verdiği biçimsel ve özenle ayrıntılandırılmış bir yanıttır. Bunun için de bilinçli olarak törenlerde başka kimselerle paylaşılabilir. En ilkel dinler bile başka kimselerle birlik olmanın verdiği güven ve akla yatkın olma duygusu yaratır. Gerileme isteği toplumla paylaşılmadığı, toplumun bilinciyle ve istekleriyle ters düştüğü zaman, bu isteği kişisel gizli bir din, bir nevroz sayabiliriz."
Sayfa 35·Kitabı okudu
10/10
·280 syf.··
2017 2. kitabı
·
93 günde okudu
·
Okunma: 10 Şubat 2017 00:53
Uyku filan kalmadı! Hal ortada... Kitabın başlığında ki işgal günlerindeyiz...Fiili işgal İzmir'de başlamıştı,15 Mayıs 1919. Millet ve durumu gören asker feryat figan işgali yaşar, yetkili makamlara acil anonslu telgraflar çekilirken hükümet "işgale inanmayın" demeçleri telgrafları yayınlar... Mütareke basını ulusalcılara saldırır küfreder... Dün El Bab'da insanlarımızı yaktılar, aynı çatlak sesler "inanmayın montaj" diye yırtınıyor! Ne farkeder! "Düşmana ve ruhları satılmış yerli işbirlikçilere karşı; SİLAHLI DİRENİŞ BAŞLIYOR... Yüzlerce yerli Rum bir araya gelerek" yağma çeteleri kurmaya başlamıştı. İzmir'in Urla yarımadasında Türk köylerine saldırı, yağma ve yakma olayları başlayınca; Mütarekeden sonra neredeyse iskelet haline gelmiş olan 56. Tümene bağlı 173. Alay direnmeye çalıştı. Koskoca Alayın mevcudunu sadece 18 silahlı er oluşturuyordu! Teslim olmamaya niyetli ve kimseden çare gelmediğini gören Urla halkı, 17 Mayıs 1919'da silahlı direniş başlatma kararı aldı. Bu ilk milis gücün oluşumu anlamına geliyordu. Hükümetten ve ordu komutanlarından direniş emri almayan morali bozulmuş bazı askerler ise top taşıyan hayvanları binek hayvanı olarak kullanarak memleketlerine doğru çekilmeye başladı. Komutanlar iradesizdi. Emir bekleyen ve askeri liderlikte muhatap bulamayan birlikler başıboş kalmıştı. Urla halkı silahlanmak için, Alayın silah deposunu bastı. Depodaki 120 civarındaki tüfeğe ve cephaneye el koydu. Ülkeyi halkın azim ve iradesi kurtaracaktı!.." H.C İzmir yine bir gavurluk yapabilir...
Tarih
İşgal ve DirenişHulki Cevizoğlu · Ceviz Kabuğu Yayınları · 2008162 okunma
"Yaşamın amacı tam olarak doğmaktır. İşin asıl acıklı yanı şu: Çoğumuz böyle tam olarak doğmadan ölüyoruz. Yaşamak doğumu her dakika sürdürmektir. Doğum tamamlanınca ölüm gelir. Fizyoloji açısından bizim hücre sistemimiz sürekli bir doğum süreci içindedir. Ruhbilim açısından gerçek şu; çoğumuzun doğumu bir yerde sona eriyor. Bazıları tam olarak ölü doğmuşlardır. Fizyolojik olarak yaşamayı sürdürürler ama kafa bakımından özlemleri analarının karnına, toprağa, karanlığa, ölüme geri dönmektir. Bunlar delidir ya da aşağı yukarı öyle sayılabilirler; ötekiler yaşam yolunda ilerlemeyi sürdürürler. Ama gene de göbek bağını tam olarak kesemezler. Yaşamlarını sürdürebilmek için analarına, babalarına, soylarına, ırklarına, milletlerine toplumsal durumlarına, paraya, Tanrı'ya ve bunlar gibi şeylere göbek bağıyla bağımlı kalmak zorundadırlar. Bu yüzden de tam olarak doğmuş olmazlar"
Sayfa 31·Kitabı okudu
"İnsan doğanın içinde ama doğadan kopmuş, kendi kendinin ayrı bir varlık olarak ayırdında olması, kendini dayanılmaz derecede yalnız, güzçsüz ve kaybolmuş hissetmesine neden oluyor. Bu düyaya gelmiş olmak durumu, bir sorun yaratıyor. İnsan doğduğu anda yaşam insana bir soru sormuş oluyor. İnsan bu soruyu her an yanıtlamak zorundadır. Yalnız zihniyle, yalnız gövdesiyle değil ama o düşünen, düş gören, uyuyan, karnını doyuran, ağlayan ve gülen adam - bir bütün olarak insan- bu soruya bir yanıt bulmalıdır. Yaşamın ortaya koyduğu bu soru nedir? Soru şudur: Bu ayrıklık, bölünmüşlükten gelen yalnızlık yaşantısının acısından, mahpusluğundan, utancından kendimizi nasıl kurtarabileceğimiz, kendi kendimizle, çevremizdeki insanlarla ve doğayla nasıl birlik kurup bütünleşebileceğimiz? Şu yada bu yolda insan bu sorulara bir yanıt bulmak zorundadır; hatta deliler bile benliklerinin kabuğuna çekilerek böylece ayrıklığın, bölünmüşlüğün korkusunu yenmeye çalışarak, kendilerinin dışındaki gerçeği silip yok ederek, bu soruya bir yanıt bulmuş oluyorlar."
Reklam