Uyuduğunu sanmıştım,
tasasız bir çocuk gibiydin,
başın öne eğilmiş,
parmakların çözülüvermişti;
gün değil yüzündeki çizgiler sinmişti odaya,
duvar saati konuşmuyordu artık
kararmıştı fotoğrafların yüzü,
vazodaki su diri, çiçekler ölüydü.
Dışarıda hep aynı keder,
yapraklar üşüyordu sokakta,
odamızda akşam oluyordu,
süveteri örttüm omuzlarına.
Bu kitabı bitirdiğimde elimde sadece Finlandiya’nın hikâyesi yoktu; kendi içime tutulmuş bir ayna vardı. Grigory Petrov, bir ülkenin nasıl ayağa kalktığını anlatırken aslında tek tek insanların nasıl doğrulduğunu gösteriyor. Cehaletin kader olmadığını, umutsuzluğun miras gibi taşınmak zorunda olmadığını öyle sade ama güçlü anlatmış ki, okurken insan ister istemez “Ben olsam ne yapardım?” diye soruyor.
Snelman ve onun gibi aydınların mücadelesi bana şunu hissettirdi: Büyük değişimler gürültüyle değil, sessiz emekle başlıyor. Bir öğretmenin sınıfta yaktığı ışık, bir doktorun vicdanla tuttuğu el, bir memurun işini dürüst yapması… Hepsi birer zambak gibi çoğalıyor. Kitap, kahramanlığı kürsülerde değil; sokakta, okulda, tarlada arıyor.
En çok da “bir kişi düzelirse dünya biraz düzelir” fikri dokundu bana. Okurken kendi hayatıma baktım; ertelediğim sorumluluklara, küçük gördüğüm adımlara… Meğer millet dediğimiz şey, birbirine omuz veren insanların toplamıymış.
Bu kitap bende sadece hayranlık değil, sorumluluk duygusu bıraktı. Bitirdiğimde şunu düşündüm: Finlandiya’nın beyaz zambakları varsa, bizim de toprağımızda açmayı bekleyen çiçekler var. Yeter ki su olmayı bilelim.
İnsan en çok zor gününde öğreniyor gerçeği. Kalabalık sandıklarının birer gölge, sessiz kalanların ise sığınak olduğunu… Herkes iyi günde yanında durur; mesele, canın yanarken kim elini uzatıyor.
Ben artık sözlere değil, duruşlara bakıyorum. Düşerken yanında kalan, sesin titrerken susturmayan, gitmek yerine paylaşan kim varsa; hayatımdaki tek gerçek odur. Gerisi sadece iyi gün hatırası.