Dünyada her yıl yapılan insani yardımların haritasını çıkaran İngiltere merkezli Kalkınma İnisiyatifleri Örgütünün raporuna göre, Türkiye 2022'de yaptığı 8,07 milyar dolar yardım ile dünyada en çok insani yardım yapan ülke konumuna yükseldi. Sıralamada Türkiye'yi 6,68 milyar dolar ile ABD; 2,99 dolar ile Almanya ve 2,52 milyar dolar ile İngiltere izlerken Avrupa Birliği kurumları 2,24 milyar dolar ile dördüncü siraya geldi. Türkiye, insani yardımların milli gelire oran temelinde yapılan sıralamada da yüzde 0,85 ile birinci sırada gelirken en yakan takipçileri Norveç ve Lüksemburg için bu oran sadece yüzde 0,17'de kaldı. ABD ise bu sıralamada yüzde 0,04 ile on dokuzuncu konumda.
Sayfa 233·Kitabı okudu
Alıntı
"Devrimler halkla birlikte yapıldı!" MUSTAFA KEMAL'İN 'TARAF olduğu hiçbir konu bu ülkede doğru düzgün hiç tartışılmadı. Sadece kavga edildi. 'Taraf' olanlarla 'karşı' olanlar birbirlerini yere sermek için çabalayıp durdular. Zaten tartışılamazdı da! Çünkü "Koruma Kanunu" vardı ve 'muhalif'lerin tepesinde 'Demokles'in kılıcı' gibi sallanıyordu! Düştü düşecek, vurdu vuracak! Böyle bir ortamda sağlıklı ve özgür tartışma yapmak mümkün değil. Sonunda herkes kendi çalar, kendi oynar ama fikir hayatına ve tarihe hiçbir katkı olmaz. Kemalistler, "Oldu da bitti maşaallah, nazar değmez inşallah"larına; muhalifler, "Geldi geçti" havasından çıkıp aşağıdaki tek soruya cevap aramalı. Soru şudur: Devrimler zaruretlerden mi doğdu?.. Saltanatın ve hilafetin kaldırılması; Medeni Kanun'un kabul edilmesi~ki, Osmanlı gayrimedeni kanunla mı altıyüz sene yönetilmişti~; Tarikatların kaldırılması, türbe, tekke zaviye ve medreselerin kapatılması;Laikliğin kabul edilmesi; Şapka ve kıyafet kanununu; Takvim, saat ve ölçüleri değiştirme; Harf İnkılâbı, Dil İnkılâbı, Tarih İnkılâbı... Bu dosyaları, 'taraf' ve 'taraftarlığın, 'sevgi' ve 'nefret'in dışında, 'gereklilik, 'geçerlilik ve 'zarureť' çerçevesinde, yeniden açmamız lazım. "Dönemin şartları"nı dikkate almakla birlikle, fikrimizi şartlara hapsetmeden bunu yapabilmeliyiz. Zira şartları sebepler hazırlar. Bazı hallerde 'şartlara sığınmak, tarihe karşı sorumluluktan kurtulmanın tek yoludur. Bu yüzden gerekip gerekmediğine bakmak icap eder. En aykırı sorudan başlayalım: "Saltanat ve hilafeti kaldırma zarureti var mıydı?" Hemen 'saltanatçı'~ki, olsam ne lazım gelir? Demokrasi 'saltanatçı olma hakkı da tanıyan rejimin adıdır~damgası vurmadan düşünün ki, yıllar boyu insanları damgalayarak susturdunuz ama bir işe yaramadı: Zaten bu saatten
Sayfa 114·Kitabı okudu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bozkurtların Ölümü ne zaman yazıldı? 08 Ekim 2017 Bu sıralarda Bozkurtların Ölümü ile uğraşıyorum. Kitap olarak basılmadan önce romanın bir dergide tefrika edildiğine dair birkaç yerde bölük pörçük bilgiler var. İlk bilgi Sabahattin Ali'nin mektuplarını toplayan ve ilk baskısı 2008'de yapılan Hep Genç Kalacağım adlı kitapta. 09 Ocak 1937'de Atsız, Sabahattin Ali'ye "Evladım Sabahattin" diye başlayan bir mektup yazmış. Mektupta şu cümleler var: "Sana müthiş bir sır vereyim mi? Haydi vereyim: Ben Kürşad'ı roman olarak yazıyorum. Beni buna sevk eden de Tahsin Demiray oldu. Benden Ateş Çocukları diye orta mektepler talebesi için çıkarttığı haftalığa millî mevzulu hikâye veya roman istemişti. Söz vermiştim. Bu sefer beni sıkıştırınca kaleme sarıldım... Romanın adı Bozkurtların Ölümü'dür... Roman ve temaşa işlerini iyi bilen Nihat Sami [Banarlı] romanın başlarını okudu, beğendi. İleride, kitap şeklinde çıkınca sana gönderirim." (2015: 337). Altan Deliorman da 2013'te basılan Atsız kitabında, Tahsin Demiray'ın çıkardığı dergiler arasında Ateş Çocuklar (s. 223) adlı bir dergiden bahsediyor. Kağan Bahadır Küçükalcan da 2015'te basılan Her Devrin Menkûbu Atsız kitabında Sabahattin Ali'ye yazılan mektuba atıfta bulunuyor (s. 227). Fakat ben Ateş Çocuklar veya Ateş Çocukları adlı bir dergi bilmiyorum. Meseleyi çözmeliyim. Sonunda kütüphaneye gitmeden bu iş anlaşılmayacak dedim ve asistanım Nuray Tamir ile Millî Kütüphane'nin yolunu tuttum. Arabalarımızı Bahçelievler'de bulunan Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü'nün bahçesine bıraktık ve dijital teknolojiyle yenilenmiş, rahat ve temiz salonlarıyla yüreklere ferahlık veren kütüphaneye girdik. Araştırdık. Evet, Ateş diye bir dergi var. Üstelik 1936'nın Kasım ayında çıkmaya başlamış. Bir cilt içine
Romanın Macerası: Bozkurtların Ölümü Atsız'ın, tarihin tozlu sayfalarından çıkardığı Kür Şad'ın hikâyesidir. 639 yılında Çin sarayını basan 41 yiğidin hikâyesini Atsız Fransız kaynaklarından, muhtemelen Hüseyin Cahit'in De Guignes tercümesinden, daha üniversite yıllarında okumuş olmalıdır. Çin kaynaklarında Cie-şı-şuay olarak geçen kahramanın adının Türkçe biçiminin Kür Şad olabileceğini ne zaman düşünmüştür, bunu tam olarak bilmiyoruz. Fakat Kür Şad adını, ilk defa 1932'de yazdığı "Yolların Sonu" şiirinde kullandığını biliyoruz: O sarayda bulunca tanrılaşan erleri Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek. Hepsi sussa da "Kür Şad" uzatarak elini: "Hoş geldin oğlum Atsız, kutlu olsun!" (Atsız 1963: 10) diyecek. Aslında Atsız, 1932 yılından da önce Cie-şı-şuay adını, Türkçede Kür Şad olarak tasarlamıştır. Bunu, 13 Nisan 1931 tarihinde, Pertev Naili'nin Sabahattin Ali'ye yazdığı mektuptan anlıyoruz: "Hele şu Nihal'den aldığın mevzuu bir tiyatroya çevirirsen yok mu ya." (Ali 2015: 74). Bu mevzu, az sonra görüleceği gibi, Atsız'ın Sabahattin Ali'ye verdiği Kür Şad mevzuudur. Nitekim Sabahattin Ali yazdığı piyeste de kahramanın adını Kürşad olarak kullanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki Kür Şad adı ve kavramı Atsız'da, daha üniversite yıllarında oluşmuştur. Pertev Naili konunun takipçisidir. 25 Ocak 1932'de yazdığı bir mektupta da Sabahattin Ali'ye "Yahu merak ediyorum, şu piyesini hâlâ bitirmedin mi?" diye sormaktadır (Ali 2015: 123). İlk defa 19 Nisan 1934'te Kür Şad hakkındaki düşüncelerini açık bir şekilde yazmıştır: "Cihan Tarihinin En Büyük Kahramanı: Kür Şad”. Millî Türk Talebe Birliği'ne hitaben yazılan yazı, kendi çıkardığı Orhun dergisinin 6. sayısında yayımlanır. Atsız yazıda önce, Çin tarihlerinde kaydedilen olayı kısaca özetler. Sonra da Kür Şad'ın niçin en büyük
Türkçülüğe ve Atsız'a karşı olanlar, 1944 Irkçılık-Turancılık Davası'nı da hâlâ unutmamışlardı. Davayı unutturmamaya ve daima taze tutmaya çalışıyorlardı. Daha Atsız'ın öğretmenliğe iade edilmesi ve Orkun'da yazmaya başlaması ile harekete geçilmiş ve yeniden aleyhinde yazılar yazılmaya, davalar açılmaya başlanmıştı. Akşam Postası gazetesi sahibi Nusret Safa Coşkun, Atsız'ın öğretmenlik yapmasının sakıncalı olduğunu yazmış, bunun üzerine Atsız da Coşkun hakkında neşren hakaret davası açmıştır. Davanın ilk duruşması, İstanbul 9. Asliye Ceza Mahkemesi'nde 29.11.1950'de görülmüştür (Cumhuriyet gazetesi, 30.11.1950; Akgöz 2016: 203'ten). Bir diğer dava, bir yazısı dolayısıyla Tek parti devrinin ünlü avukatlarından Hâmit Şevket İnce, 1944'teki Nihal Atsız-Sabahattin Ali davasında Atsız'ın avukatı olmuşken sonra bundan vazgeçmiş ve bunu gazetelerde açıklamıştı. Yıllarca Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilliği yapan Hâmit Şevket 1950'de Demokrat Parti milletvekili olmuştu. 07 Mayıs 1951'de TBMM'de Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki kanun maddesi üzerinde konuşurken Sait Bilgiç, Hâmit Şevket İnce'nin 1944'te Atsız'ın vekâletini üstlendiğini, fakat “tek parti devri içinde vâki bir işaret üzerine vekâlet vazifesini" terk ettiğini belirtince İnce söz alır ve Atsız'ı "Hitlerizme tâbi adam" ifadesiyle suçlar; bir komşusunun uyarısı üzerine onun "Sarhoşlar Gecesi" adlı kitabını okuduğunu ve bu sebeple, Atsız'ın "Hitler'in peşinde, Hitlerizmci olduğunu yani ırkçı olduğunu anlayınca" vekâleti bıraktığını ileri sürer (Küçükalcan 2016b: 52-53). Bunun üzerine Atsız da Orkun dergisinin 25 Mayıs 1951 tarihli 34. sayısında “Yalan” başlıklı bir yazı yazarak Hâmit Şevket'in, “Çankaya'nın emri” ile vekâletini bıraktığını belirtir. Atsız'ın "Yalan" başlıklı yazısı üzerine savcılık
Türkçülüğe ve Atsız'a karşı olanlar, 1944 Irkçılık-Turancılık Davası'nı da hâlâ unutmamışlardı. Davayı unutturmamaya ve daima taze tutmaya çalışıyorlardı. Daha Atsız'ın öğretmenliğe iade edilmesi ve Orkun'da yazmaya başlaması ile harekete geçilmiş ve yeniden aleyhinde yazılar yazılmaya, davalar açılmaya başlanmıştı. Akşam Postası gazetesi sahibi Nusret Safa Coşkun, Atsız'ın öğretmenlik yapmasının sakıncalı olduğunu yazmış, bunun üzerine Atsız da Coşkun hakkında neşren hakaret davası açmıştır. Davanın ilk duruşması, İstanbul 9. Asliye Ceza Mahkemesi'nde 29.11.1950'de görülmüştür (Cumhuriyet gazetesi, 30.11.1950; Akgöz 2016: 203'ten). Bir diğer dava, bir yazısı dolayısıyla Tek parti devrinin ünlü avukatlarından Hâmit Şevket İnce, 1944'teki Nihal Atsız-Sabahattin Ali davasında Atsız'ın avukatı olmuşken sonra bundan vazgeçmiş ve bunu gazetelerde açıklamıştı. Yıllarca Cumhuriyet Halk Partisi milletvekilliği yapan Hâmit Şevket 1950'de Demokrat Parti milletvekili olmuştu. 07 Mayıs 1951'de TBMM'de Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındaki kanun maddesi üzerinde konuşurken Sait Bilgiç, Hâmit Şevket İnce'nin 1944'te Atsız'ın vekâletini üstlendiğini, fakat “tek parti devri içinde vâki bir işaret üzerine vekâlet vazifesini" terk ettiğini belirtince İnce söz alır ve Atsız'ı "Hitlerizme tâbi adam" ifadesiyle suçlar; bir komşusunun uyarısı üzerine onun "Sarhoşlar Gecesi" adlı kitabını okuduğunu ve bu sebeple, Atsız'ın "Hitler'in peşinde, Hitlerizmci olduğunu yani ırkçı olduğunu anlayınca" vekâleti bıraktığını ileri sürer (Küçükalcan 2016b: 52-53). Bunun üzerine Atsız da Orkun dergisinin 25 Mayıs 1951 tarihli 34. sayısında “Yalan” başlıklı bir yazı yazarak Hâmit Şevket'in, “Çankaya'nın emri” ile vekâletini bıraktığını belirtir. Dava Atsız aleyhine açılan bir davadır. Atsız'ın