Ortadoğu'ya girişinin ilk evresinde Horasan ile Maveraün nehir arasındaki sınır bölgelerinde esir alınanlar merkezi İslam ülkelerine getiriliyor, Müslüman yapılıyor ve kölemen olarak kullanılıyorlardı. Böylece Türklerin tarihi Abbasi halifelerinin tarihiyle çakıştı; yabancıları ya da köleleri kullanan eski asker toplama modelleri de kaynaştırıldı. Müslümanlar, bozkır Türklerinin Arap yazar el-Cahiz'in unutulmaz şekilde anlattığı atçılık ve okçuluktaki ustalıklarına, ayrıca hoş görünüşlerine çok değer veriyorlardı. Abbasi halifeleri Türk kölemenleri 9. yüzyılın başlarında kullanmaya başlamışlardı. Özellikle el-Mutasım'ın (833-842) maiyetinde Türk gulam ya da memluk birlikleri vardı. Mal gibi görülen ev kölelerinin aksine gulamlar güçlü efendilerinin vekili olarak titizce eğitilirlerdi; efendi için bu kadar değerli olmalarının sebebi, ona kayıtsız şartsız sadakat göstermeleriydi. Belki de en ünlü siya setname yazarı olan Selçuklu veziri Nizamülmülk (1018-1092) şöyle demişti:
Bir sadık kul üç yüz oğuldan yeğdir;
oğul babanın ölümünü, kul kutunu diler.
Bu düşünce her zaman yarar getirmiyordu, ama inat la sürdürülmesi askeri köleliği bin yıl boyunca Ortado ğu'da devlet oluşumunun anahtar özelliği haline getirdi. Abbasiler açısından ne yazık ki, kölemenler saray muha fızlığından alay komutanlığına, oradan da asi vali, yerel hanedan kurucusu, hatta Bağdat'ta hükümdarları tahta çıkaracak kadar nüfuzlu konumlara kadar giden yolu yir mi otuz yıl içinde katediverdiler. İslam halifeliğini sağlamlaştırması gereken güçler halifelik içindeki merkez kaç eğilimleri güçlendirmişti. Örnekler arasında Mısır ve Suriye'deki Tuluni hanedanını (868-905) ve Mısır'daki ardılları İhşidileri (935-969) sayabiliriz.
Ermeni Takvimine göre 467-17 Mart 1018
''Hristiyanların başına korkunç bir ejderha musallat oldu. Allahın(Hz.isa'nın) kutsal önerileri gerçekleşiyordu. Ejderhanın ateş püsküren nefesi yakıcı bir alevle geldi. Kutsal Teslise inananlar dehşetle titredi. Kanatlı yılanlar İsa'nın sadıkları üzerine ateş püskürtüyordu. Bu konuşmayla kana susamış vahşi hayvanların ortaya çıkmasını anlatmak istiyorum. Bu devirde Türk denilen vahçi millet toplandı Vaspurgan'a girdi. Hristiyanları kılıçtan geçirdiler. Sennakerim'in kardeşi Prens David soyluları topladı, Türklere karşı yürüdü, ilki ordu arasında korkunç bir savaş başladı, o zamana kadar Ermeniler hiç Türk süvarisi görmemişlerdi. Ermeniler düşman olarak bu acayib yaratıkları gördüler, zırhlıydılar, yay ve okla savaşıyorlardı, kadınlar gibi uzun saçları vardı. Kafirlerin oklarına alışık olmayan Haygan kahramanca dövüştü kılıçları kınsız kahramanlar bir çoğunu öldürdü.
Filhakika 1018 (1609-1610) yılında Adana'nın Halep'e, Sis ve Tarsus'un da Kıbrıs Beylerbeyliğine bağlanmış olduğu görülüyor. Daha sonraları Adana aynı addaki beylerbeyliğin merkezi olmuştur.
Allah Teâlâ, Bakara suresinde şöyle buyuruyor:
"Size karşı savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın fakat sınırı aşmayın; Allah sınırı aşanları sevmez." (Bakara suresi, 190)
Allah, sizinle savaşanla savaşabilirsiniz ama sınırı aşmayın, Allah sınırı aşanları sevmez buyuruyor.
Allah Teâlâ şöyle devam ediyor:
"Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın olunca-ya kadar onlarla savaşın; fakat vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur." (Bakara suresi, 193)
Islam tarihini okursanız gerçeği öğrenirsiniz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin hayatı üzerine Prof. Ramakrishna Rao'nun yazdığı bir kitap var. Kitabın içinde, Muhammed sal-lallahu aleyhi ve sellemin hayatında yaklaşık 1018 insanın öl-dürüldüğü, takriben 22 çarpışma yaşandığını belirtir.
Bunu, on milyonu sivil ve on milyonu asker olmak üzere yirmi milyon insanın öldüğü, otuz dört milyon kişinin yaralan-dığı İkinci Dünya Savaşı zayiatlarıyla karşılaştırın. Bu tür sa-vaşların neden olduğu ızdırabının büyüklüğünü bir düşünün!
Bu savaşlarda yaşanan kayıplar arasındaki fark kolaylıkla anlaşılabilir. Yine de insanlar Islam hakkında konuşuyorlar ve Islam'ın kılıçla yayıldığını, öldürmenin İslam'da emredildiğini söylüyorlar. Söyleyin, Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Sa-vaşı hakkında konuşan ve bu savaşların çıkmasına sebep olan, savaşlarda yer alan milletleri ve onların liderlerini eleştirenler kimlerdir?
Islam dininin kılıçla yayıldığı, yaygın bir yanılgıdır. 'Islam', barış anlamına gelen 'selam' ve tek olan Allah'a teslim olmak anlamına gelen 'silm' kökünden Arapça bir kelimedir. Dolayı-sıyla Islam, 'Allah'a teslim olarak elde edilen barış anlamına gelir. Barışa ulaşmak için iradesini Allah'a teslim eden kişiye ise 'Müslüman' denir.
"Islam kılıçla yayıldı" ifadesini tam olarak
Bu çocuğun oyuncakları gökte. Bütün çocuklar yere bakarken o göğe bakıyor. Yorgun düşüp gözleri kapanana kadar sayıyor yıldızları. Ve bir gece sarayın bahçesinde oynarken ağabeyinin bakışlarını gökyüzüne fırlatıyor coşkuyla: "Bu benim yıldızım!" Ağabey çocukça bir telaşla, "Öyle deme!" diye uyarıyor kardeşini, "Bütün yıldızlar Allah'ın!" Küçük ısrar ediyor: "Bu kadar yıldızı Allah ne yapsın! Biri benim!" Ağabey ısrar ediyor: "Öyle deme, günah olur!" Babalarına koşuyorlar. Ellerini çocuklarının saçlarına paylaştırıyor baba. O anda çocuk olmak istiyor, "Bu benim yıldızım!" diye bağırmak. Sonra babasına koşmak onaylatmak için. "Bu parlak yıldız kardeşinin olsun!" diyor gülümseyerek. Küçük sevinç çığlıkları atmaya başlıyor: "Yıldızımı buldum! Yıldızını buldum!"
Küçük dedik ama adı "Büyük Bey." Timur'un yıldızı o. Doğumuyla Mardin'i kurtaran çocuk. Mademki Uluğ Bey teşrif etti dünyaya, serbest kalsın zapt edilen şehir. Mademki Timur'un torunu oldu, vergi de ödemesin. Babası varsın adını Muhammet Tarağay koysun. Büyük Bey olacak, herkes ona "Uluğ Bey" desin. Öyle bir Bey olsun ki bilim dünyasında ondalık kesir usulünü ilk kullanan Gıyasüddin Cemşit, "Hükümdarların en büyüğü, en adili en merhametlisi, en âlimi, milletlerin sahibi, Arap ve Acem hükümdarlarının efendisi, Doğu ve Batı'nın hükümdarı..." sözleriyle ithaf etsin kitabını ona. Zamanın şairi Sekkâkî huzura çıkıp "Dünyanın benim gibi bir Türk şairi ve senin gibi âlim bir hükümdar vücuda getirmesi için, felek daha uzun yıllar dönecek," desin. Babası Şahruh Bahadır Mirza'ya öyle hürmetli olsun ki bir sözünü iki etmesin. Öyle güvenini kazansın ki bey babasının on dokuz yaşında Horasan ve Maveraünnehir hakanı olsun. İsraf etmesin, imar etsin ülkesini. Babası ölüp hükümdar olduğunda gümüş paralara onun adını bastırsın.
[1018] Ve bir şey, bizzat kendisinden olumsuzlanıyor zannedilir veya
onun lâzımı bizzat kendisinden olumsuzlanıyor zannedilir. Bu, ya zanne-
dildiği gibi olmaz, ya da olur ama imkânsız olmaz. Birincisine gelince,
şu sözümüzdeki gibidir: Bazı mevcutlar mevcut değildir. Onun manası-
nın ne olduğu geçti. İkincisine gelince, bu, şeyin hariçte olması gibidir