Romanla ve modern öyküyle tanışalı 150 yıl bile olmadı henüz. Dil engeli olmasa dünya edebiyatına birkaç öykücü ve romancı katabilirdik. Şimdi şimdi çevriliyor. Evet ama dil engelini bir mazeret olarak görmüyorum. Birkaç Batı dilini saymazsak bütün ülkelerin edebiyatı için geçerli bir sorun bu. Çok tartışılır, Kafka Almanca değil de Çekçe yazsaydı bu kadar tanınır mıydı ya da Kafka ayarında olduğu söylenen Bruno Schulz Lehçe yerine Almanca yazsaydı dünya çapında bilinir miydi diye. Bence mesele edebiyatı içeren kültürün toplumsal bir ihtiyaç olup olmamasıyla ilgili. Kültür, medeniyet arzusu, hak, özgürlük, adalet talepleri bütün bunlar iç içedir, birbirini geliştirir. Tarihimize bakarsak edebiyatın pek çok sosyolojik nedenle toplum tarafından ihtiyaç olarak talep edilmediğini görüyoruz. Talebi olmayan ürün gelişemez. Bugün bu durumun çok da değiştiği kanısında değilim. Eskiye oranla daha fazla kitap basılıyor, satılıyor olabilir ama iyi edebiyat yine bir avuç iyi okurun umurunda. Ekonomide bir ilke vardır. Tüketimi azaltılmak istenen ürüne ulaşmak zorlaştırılır. Mesela sigara tüketimini azaltmak için vergi konur, yaş sınırı getirilir, satan yerler kısıtlanır vesaire. Bizde kültür ürünleri adeta böyle. 12 Eylül'de lise sondaydım. Jandarmanın çantamda bulduğu bir Orhan Kemal romanının arkasında, "Eserleri arasında Nazım Hikmet'le Üç Buçuk Yıl vardır" yazıyor diye dört saat karakolda tutuldum. Bizim tarihimiz bir korku tarihi. Korku sindirir, hayatı çoraklaştırır. Çorak bir toplumda edebiyatın da zayıf olması şaşırtıcı değil. Bundan yirmi yıl önce başka bir dile çevrilmek mucize gibi bir şeydi. Bugün sayısız kitap onlarca dile çevriliyor. Ama bu durum her çevrilenin iyi edebiyat olduğunu kanıtlamaya yetmez. Elbette, dünya çapında tanınmayı hak eden büyük yazarlarımız
Sayfa 54 - Can Yayınları·Kitabı okuyor
Edebiyat
Bir Köyün Bütün İneklerinin Fiyatı Tek Bir Otomobil Almaya Yetmiyor Bu sabah Ardahan Çıldır ilçesi Eşmepınar köyü sakinlerinden bir dostum ile telefonda görüştüm. Sık sık ülkede ki olup bitenler ve ekonomi ile ilgili görüş alışverişinde bulunuyoruz. Dününcelerine ulusal yarar ekonomisinden yana olduğu için katılıyorum. Ulusal üretim ve paylaşım ekonomisinde temel kural son faydayı kaybetmemektir. Kodaman besleme ekonomisinde son faydadan bahsetmek mümkün değildir. Kamu üretim ve paylaşım ekonomisini savunan ahlak soygundan anlamaz. Ekonomiyi soygun düzeni aracı olarak görenler ise kamu ekonomisi yararını ekonomi diye bilmez. Bana köyünde yaptığı bir gözlemi anlattı. İzin istedim yazarak paylaşmak için. Köyün tüm süt üreten ineklerinin toplam fiyatı nedir? Bu parayla bu soygun düzeni ekonomisinde ne satın alınabilir diye bir gözlem araştırma yapmış. Köyün tüm inekleri bir otomobil alabiliyormuş. İşte dananın kuyruğunun koptuğunu gösteren sonuç budur. Köylü ulusun efendisi olmaktan çıkmış. Metal çöplüğe dönen ülkede ithal otomobil fiyatı küresel ve yerli işbirlikçi kodaman beslemek adına sürekli artıyor. Şehirde yaşayanlar otomobili bir ihtiyaç olarak değil yatırım aracı, zengin olma aracı olarak satın alıyorlar. Cebini dolduran artan enerji ihtiyacı ile birlikte otomobil üreten, satan, aynı zamanda akaryakıt toptan satın alan, perakende de satan, parası olmayana karşılıksız para basma hakkını banka sahibi olarak finanse eden ve faiz geliri elde eden holdinglere Türk ulusu adeta köylüsü ve şehirlisi ile birlikte soyduruluyor. Denebilir ki bu talep olduğu müddetçe bunu eleştirmek anlamsızdır. Yukarıda anlattığım gerçek bu denizin suyunun kurulduğunu gösteriyor. Dört kişilik bir ailenin dört otomobili, bilmem kaç evi ile bu soygunu finanse eden kimse
Hayata Dair
Reklam
... 12 Eylül'ün yenilgi psikolojisinin, Türkiye'de "yeni muhalif arayışları" da ortaya çıkardığını, bu yeni damardan anarşist, feminist, eşcinsel aktivist, çevreci, hayvansever ve gayrı Kürt etno-kültürel hareketler doğduğunu da hatırlatalım.
Sayfa 146·Kitabı okudu
Sosyoloji
Sadece sol üzerinde değil ülkede siyasetle ilgili olan hemen herkeste, her oluşumda ve her alanda çok ağır izler bırakan 12 Eylül ... en büyük darbelerini elbette kendi varlığının sebebi olan sola vurdu. İdamlar, işkenceler, yargısız infazlar, sokak ortasında dayaklar, insanlık dışı muameleler, zaptürapt çabaları solun bedenine cerahatli çıbanlar işledi.
Sayfa 139·Kitabı okudu
Tarih
"12 Eylül ve solun direnişi" denilince bakılması gereken asıl yer hapishanelerdir. Keza dışarıda bir direniş örgütleyebilecek pek bir insan kaynağı söz konusu değildi.
Sayfa 138·Kitabı okudu
Tarih
TDKP'nin (Türkiye Devrimci Komünist Partisi'nin) 12 Eylül'e direniş açısından akılda kalan tek pratiği, TDKP'li militan işçilerin güçlü oldukları kimi fabrikalarda örmeye çalıştıkları protesto grevleridir.
Sayfa 136·Kitabı okudu
Tarih
Reklam
Reklam