Aristotelesçi bilimin kısıtları Avrupa'da 15. yüzyıl sonlarına doğru gitgide daha fazla idrak edildi. Bu bilgiye ne kadar deney eklersen ekle bilgi büyümüyor, bir yere varmıyor, bunun farkına varıldı. 1400'lerin ortalarında Floransa'da Platonik Akademi kuruldu, yani Eflatun Akademisi. Fikir babası Bessarion isimli Trabzonlu bir vatandaştı, İstanbul'un Türklere düşmesinden sonra batıya iltica eden Bizans düşünüderinden biriydi. Akademinin kurulmasına önayak olan Marsilio Ficino'yu eğiten, onu Eflatun'a yönlendiren oydu. Akademi, üniversitelere rakip bir kurum olarak ortaya çıktı. Üniversitelerde yüzyıllardan beri hakim olan Aristocu birikimi reddettiler.
Bambaşka bir noktadan hareket ettiler. Dediler ki, bilim için önce teori lazım. Mantık üzerinden bir teori kurulur, sonra doğaya bu teoriyi yanlışlayacak olan soruları sorarız. Yani Aristo'nun sıralamasını tersine çevirdiler. Önce oturup matematiksel zeminde hesap yaparız, şöyle olması gerekir, sonra gider bakarız doğada gerçekten öyle mi oluyor.
İnsanın aklına takılıyor: 27 yıllık CHP iktidarının, 15 yılında milletvekilliği yapmış olan Adnan Menderes'in, acaba o yıllarda, çözüm adına niye hiçbir önerisi olmamıştır? CHP ülkenin ekonomisini "israf' ederken neden ses çıkarmamış, Partiye veya Meclise bu konularda neden uyarılarda bulunmamış, onları daha değişik çözüm önerileri üzerinde düşünmeye neden davet etmemiştir? Düşüncelerini, farklı görüşleri dinleme arzusu ve demokratlığı tartışılmaz İsmet Paşa'ya neden iletmemiştir?
CHP'yi, altın stokunu azaltmak ve dış borçları artırmakla suçlayan Adnan Menderes, 10 yıllık iktidarında dışa bağımlılığı artırarak milli ekonomimize misliyle zarar verecektir.
Bir maç sonunda, "Bir yerde birşeyler yiyip içelim," dedik. Bayağı kalabalıktık o gün. 10-15 kişi doluştuk arabalara, Salacak'a indik. Biri, deniz üstündeki büyük bahçeyi önerdi. Çay-kahve dışında yemek de veriyorlarmış. Bahçeye girdik. Bir de baktım, üç kişi, "Ooo ... Ülkü!" diye üstümüze geliyor. Üçü de bıçkın! Yolda görsen kaldınm değiştirirsin. Tanıdım hemen. Elhamra Tiyatrosu'nun büfesini işletirlerdi. Yıllarca ahbaplık etmiştik. Şimdi bahçeyi onlar çalıştırıyormuş. Denize bakan en güzel yere oturttular bizi. Çevremizde dört dönüyorlar. Masayı donattılar. Dakika başında gelip, "Bir emrin var mı?" diye soruyorlar. Benim de fiyakamdan geçilmiyor tabii. Asıl bomba yemeğin ortalarında patladı. Koca bir sini geldi. "Müessesenin ikramı". Kim bilir kaç milyon yumurtayla yapılmış bol malzemeli harika, dev bir menemen! Ama o kadar acıydı ki, kimse yiyemedi. Hayır, menemene acılığı veren içindeki yeşil biberler değildi. Hani doğum günü pastalarının üstüne "Mutlu Yıllar" yazılır ya, bizim büfeciler de, kıyak olsun diye, menemenin üstüne, sininin neredeyse tümünü kaplayan koca koca harflerle ÜLKÜ TAMER yazmışlardı. Karabiberle.
Yeryüzünün tümünü etkileyen bir devrim oluyor.
Anadolu merkezli olması değerini bir kat daha artırıyor.
Türk küllerinden yeniden doğuyor.
İlk kez olmuyor. Yöntemi farklı oluyor şartları değişken olduğu için.
Yeryüzünün karanlık yüzü çaresiz. Anadolu ve Asya'da varlık sürdürme olanağını batı sömürüsü yaptığı büyüklenmeci ve tehditkar tavırları dolayısıyla kaybediyor.
Güç hak ve halklar karşısında zor durumda.
Kitle imha silahı medya algı oyunları, siyasi işbirlikçilerin halklar karşısında çaresizliği, yerli işbirlikçi sermayenin savunulacak bir tarafının kalmamış olması, mitoloji ve tarih ile ilgili art niyetli çabaya uygun hileli girişimler.
Dijital teknolojinin fitne ve bozgunculuk aracı olması bardağı taşıran ayrı ayrı damlalar oldu.
Gücünün farkına uyanan her insan devrim fikrine biraz daha fazla sarılıyor.
17 eylül 1332 (1916)
Sizi 40 gün yatakta kalmak zorunda bırakan hastalığı bana haber veren mektubu aldım. Bu havadis beni çok üzdü. Fakat yine de sizin bu mektubunuz beni teselli etti, zira yatakta yazıldığı halde, bu mektubu sıhhatinizin delili diye kabul ettim Karargahıma gideli ve Nuri Bey'i yalnız bırakalı 15 gün var. Son muharebeleri idare ettiğim bir ay zarfında Nuri Bey, Hüseyin Bey, ilh... ilh... ile hemen her gün beraberdik. Kıymet verdiğiniz insanlarla birlikte ateşe ve ölüme göğüs germek ne zevk.
Bu umumi savaşlar sırasında zavallı Faik Paşa alnından bir kurşun yiyerek şeref meydanında can verdi.
Eski dostumun kahramanlık misalini takip etmek isteyen Nuri Bey'in coşkunluğu görülerek şey! Allah'tan, cennette kendisi için yapılan, fakat henüz inşa halinde bulunan köşk tamamıyla bitinceye kadar sabretmesi için verdiğim nasihatlere kulak astı.
Muş dağlarındaki kumandanımızın manasız bir mektubundan bahsediyorsunuz. Müsaade buyurunuz, size haber vereyim ki hanımefendi, ben de bu zattan her gün hiçbir mana ifade etmeyen mektuplar alıyorum. Anlaşılıyor ki bu zat, son zamanlarda Türkçe şiirleri Fransızcaya tercüme etmekle meşgul olmaya başlamış. Alayın bir kumandanı ve Nuri Bey'in başarılarının bir afişçisi Fuat Bey (Salih Efendi size bu konuda eğlenceli izahat verebilir) bana bir mektup göndermiş, edebiyatımızdan şu güzel tercümeyi yapmış:
"Lair de l'amour souffle dans la tète-Monsieur où, moi où.
Bu, şu beytin tercümesi Imiş:
Havayi aşk eser serde
Efendim nerde, ben nerde.
Bu tercüme bana Harbiye Mektebi'ndeki arkadaşlarımdan biriyle bir Fransız kızı arasındaki konuşmayı hatırlat:
-Matmazel bana bir şeftali verir misiniz?
-Şeftali yok bende Mösyö.
Zavallı Mösyö, ne manaya geldiğini yalnız kendisinin bildiği Türkçe bir deyimi Fransızcaya tercüme etmişti.
Ali Şevket