Bir maç sonunda, "Bir yerde birşeyler yiyip içelim," dedik. Bayağı kalabalıktık o gün. 10-15 kişi doluştuk arabalara, Salacak'a indik. Biri, deniz üstündeki büyük bahçeyi önerdi. Çay-kahve dışında yemek de veriyorlarmış. Bahçeye girdik. Bir de baktım, üç kişi, "Ooo ... Ülkü!" diye üstümüze geliyor. Üçü de bıçkın! Yolda görsen kaldınm değiştirirsin. Tanıdım hemen. Elhamra Tiyatrosu'nun büfesini işletirlerdi. Yıllarca ahbaplık etmiştik. Şimdi bahçeyi onlar çalıştırıyormuş. Denize bakan en güzel yere oturttular bizi. Çevremizde dört dönüyorlar. Masayı donattılar. Dakika başında gelip, "Bir emrin var mı?" diye soruyorlar. Benim de fiyakamdan geçilmiyor tabii. Asıl bomba yemeğin ortalarında patladı. Koca bir sini geldi. "Müessesenin ikramı". Kim bilir kaç milyon yumurtayla yapılmış bol malzemeli harika, dev bir menemen! Ama o kadar acıydı ki, kimse yiyemedi. Hayır, menemene acılığı veren içindeki yeşil biberler değildi. Hani doğum günü pastalarının üstüne "Mutlu Yıllar" yazılır ya, bizim büfeciler de, kıyak olsun diye, menemenin üstüne, sininin neredeyse tümünü kaplayan koca koca harflerle ÜLKÜ TAMER yazmışlardı. Karabiberle.
Yeryüzünün tümünü etkileyen bir devrim oluyor.
Anadolu merkezli olması değerini bir kat daha artırıyor.
Türk küllerinden yeniden doğuyor.
İlk kez olmuyor. Yöntemi farklı oluyor şartları değişken olduğu için.
Yeryüzünün karanlık yüzü çaresiz. Anadolu ve Asya'da varlık sürdürme olanağını batı sömürüsü yaptığı büyüklenmeci ve tehditkar tavırları dolayısıyla kaybediyor.
Güç hak ve halklar karşısında zor durumda.
Kitle imha silahı medya algı oyunları, siyasi işbirlikçilerin halklar karşısında çaresizliği, yerli işbirlikçi sermayenin savunulacak bir tarafının kalmamış olması, mitoloji ve tarih ile ilgili art niyetli çabaya uygun hileli girişimler.
Dijital teknolojinin fitne ve bozgunculuk aracı olması bardağı taşıran ayrı ayrı damlalar oldu.
Gücünün farkına uyanan her insan devrim fikrine biraz daha fazla sarılıyor.
17 eylül 1332 (1916)
Sizi 40 gün yatakta kalmak zorunda bırakan hastalığı bana haber veren mektubu aldım. Bu havadis beni çok üzdü. Fakat yine de sizin bu mektubunuz beni teselli etti, zira yatakta yazıldığı halde, bu mektubu sıhhatinizin delili diye kabul ettim Karargahıma gideli ve Nuri Bey'i yalnız bırakalı 15 gün var. Son muharebeleri idare ettiğim bir ay zarfında Nuri Bey, Hüseyin Bey, ilh... ilh... ile hemen her gün beraberdik. Kıymet verdiğiniz insanlarla birlikte ateşe ve ölüme göğüs germek ne zevk.
Bu umumi savaşlar sırasında zavallı Faik Paşa alnından bir kurşun yiyerek şeref meydanında can verdi.
Eski dostumun kahramanlık misalini takip etmek isteyen Nuri Bey'in coşkunluğu görülerek şey! Allah'tan, cennette kendisi için yapılan, fakat henüz inşa halinde bulunan köşk tamamıyla bitinceye kadar sabretmesi için verdiğim nasihatlere kulak astı.
Muş dağlarındaki kumandanımızın manasız bir mektubundan bahsediyorsunuz. Müsaade buyurunuz, size haber vereyim ki hanımefendi, ben de bu zattan her gün hiçbir mana ifade etmeyen mektuplar alıyorum. Anlaşılıyor ki bu zat, son zamanlarda Türkçe şiirleri Fransızcaya tercüme etmekle meşgul olmaya başlamış. Alayın bir kumandanı ve Nuri Bey'in başarılarının bir afişçisi Fuat Bey (Salih Efendi size bu konuda eğlenceli izahat verebilir) bana bir mektup göndermiş, edebiyatımızdan şu güzel tercümeyi yapmış:
"Lair de l'amour souffle dans la tète-Monsieur où, moi où.
Bu, şu beytin tercümesi Imiş:
Havayi aşk eser serde
Efendim nerde, ben nerde.
Bu tercüme bana Harbiye Mektebi'ndeki arkadaşlarımdan biriyle bir Fransız kızı arasındaki konuşmayı hatırlat:
-Matmazel bana bir şeftali verir misiniz?
-Şeftali yok bende Mösyö.
Zavallı Mösyö, ne manaya geldiğini yalnız kendisinin bildiği Türkçe bir deyimi Fransızcaya tercüme etmişti.
Ali Şevket
Mustafa Kemal bir fotoğrafın altına adres ve yazı yazarak bu fotoğrafı kart olarak kullanıyor.
Bitlis'ten yolladığı 15 mayıs tarihli kartta yıl yazılmamış, ama doğuda bulunduğu 1916 yılı olduğunu tahmin ediyorum.
Aziz Madam,
Sevimli kartınızı aklım. Nezaketiniz için teşekkür ederim. Hepinize samimi selamlarımı sunarım.
21 kasım 1913, Sofya
Sevgili Corinne,
Çarşamba akşamı İstanbul'dan, kollarındageçirdiğimgününtatlıanısıyla İstanbul'dan ayrıldım. Benisendenuzaklaştırantren zannettiğim gibi 16.30'da değil, 15.20'de hareket etti.
Trenin kalkış saatini soran bütün arkadaşlarım da benim gibi yanıldılar. Hareket saatinde yanımda kimse yoktu, kimseyi göremeden ve hiçbir arkadaşıma veda edemeden ayrıldım.
Yol arkadaşım, Almancadan başka bir dil bilmeyen bir Alman'dı. Sizinle yaptığımız çalışmalara güvenerek bu beyle bir diyaloğa girme cesaretini gösterdim. Bir taraftan lisanımın zayıflığı, diğer taraftan sendenayrılmakladuyduğumhüzün, konuşmayı devam ettirmeme mâni oldu.
İstasyondanaldığımgazeteleriokurgibiyaparakbirliktegeçirdiğimizgüzelanlarırüyagibiyaşadım; parktayaptığımızgezintiyi, ScetingPalace'takibuluşmalarımıza, Edith'inkorkularını, kısacayalnızsizidüşünđüm. Ruhumdasırfsizeaitgüzelhatıralarvar.
Akşamın yedisi olmuş, restoranın garsonu beni yemeğe çağırdı. Saat 10'da yatağıma yatmıştım bile. Uyumak için değil, Alman yol arkadaşımdan kurtulmak ve rahatrahatsenidüşünmek için. Sınırı ne zaman geçtiğimizi bilmiyorum, çünkü ortalık henüz zifiri karanlıktı. Tren öğleden sonra saat 2'de Sofya'ya vardı, bir araba tutarak elçiliğe gittim.
Şu anda Hotel Bulgarie'deyim, fakat bu otelden memnun değilim, yarın değiştirmeyi düşünüyorum. Bana göre mobilyalı bir ev bulmak çok zor, bulana kadar otelde kalmaya mecburum.
Elçilikte bir büro düzenledim. Orada misafir kabul edebileceğim. Nazik mektubunuzu, yazdığım bu satırların sonuna gelirken aldım. Cevdet
Bey