Gulf Stream’de, kayığıyla yalnız başına avlanan yaşlı bir adam vardı ve seksen dört gündür balık tutamamıştı. İlk kırk gün yanında Manolin isimli küçük bir çocuk bulunmuştu. Çocuk her şeye rağmen yaşlı Santiago’yu bırakmak istemiyordu; fakat ailesi, balık tutmadan avare avare gezen bir teknede olmasını uygun görmüyordu. Yaşlı adam da ona gitmesini salık vermişti. Zira kendini uğursuz olarak nitelendiriyor ve bu uğursuzluğun küçük çocuğa da bulaşmasından korkuyordu. Senelerini ve ömrünü uçsuz bucaksız okyanusta, akıntıların ardında balıkları arayarak geçiren Santiago, son bir ava çıkacaktı; hedefi, mucizevi bir balık tutup adına yaraşır bir son ile noktayı koymaktı.
Elinde avucunda olan, yani pek az şeyle kayığına bindi ve okyanusun sonsuzluğunda kısmetini aramaya çıktı. O, okyanusla, dalgalarla, tuzla ve balıklarla kardeşti. Onları kendinden bir parça olarak hissediyor; kimi zaman balık avladığı, daha doğrusu onları öldürdüğü için içten içe üzülüyordu. Fakat yapacak bir şeyi yoktu; hayatta kalmak, karnını doyurmak ve başkalarının da karnının doyması için bunu yapmak zorundaydı.
Epey açılmış, sahil ile köyün ışıkları iyiden iyiye kaybolmuştu. Oltasına bir şeylerin vurduğunu duyumsadı. Sert darbelerden, bunun büyük bir balık olduğunun ayrımına vardı. Evet, olmuştu: Aradığı kısmet oltasının ucundaydı. Fakat bu büyük balığa hükmedecek kadar genç değildi. İçinden defalarca “Keşke çocuk da benimle olsaydı.” diye geçirdi. Bir savaş başlamıştı kılıç balığı ile arasında; günler sürecek, sabrını, gücünü, inancını zorlayacak bir savaş… Pes etmedi. O, senelerce ne balıklar avlamış, nelere tanık olmuştu. Şimdi, aradan seksen dört gün geçtikten sonra bu balığı kaçıramazdı. Gerekirse ölürdü; evet, ölümü de göze almıştı ve pes etmedi.
Büyük balığı yakaladı. O kadar büyüktü ki onu