uçurumun kenarında yıkık bir ülke -2
Türkiye'nin savaşa girişi en büyük darbeyi Türk dış ticaretine indirmiştir. Savaş sırasında, Türkiye bir ekonomik abluka içinde kalmıştı. Türkiye, savaştan önce ekonomisi üzerinde büyük rol oynayan bir çok ülke ile ticaretini kesmek zorunda kalmıştı. (İngiltere, Fransa ve başkaları) Savaşın başlangıcından kısa bir süre önce Türkiye'nin ithalatı ihracatının iki misliydi. Örnek: 1913 yılında Türkiye 41.749.000 altın liralık ithalat yapmış, buna karşılık 21.436.000 altın liralık ihracat yapmıştır.
uçurumun kenarında yıkık bir ülke -1
Bu arada ülkenin bütün eli silâh tutan erkekleri askere alınmış bu suretle asker mevcudu üç milyonun üstüne çıkmıştı. Bunun sonucu olarak, her şeyden önce köyler çalışan ellerden mahrum kalmışlardı. Bunun dışında, ordunun ihtiyacını gidermek üzere büyük sayıda at, öküz ve inek gibi büyük baş hayvanlara el konmuş bu da köy ekonomisini yıkıma götürmüştür. Bir örnek: 1913 yılında 2.697.348 baş olan öküz ve manda sayısı 1919 yılı sonunda sadece 380 bine düşmüştü. 1913te, 1.050.580 olan at sayısı 1919da 630 bine düşmüştür. Savaştan önce Ankara keçilerinin sayısı 2.039.000 idi, diğer keçiler ise 14.424.180 baştı, 1919da ise her ikisinin toplamı 2.065.000 baştı. Koşum hayvanlarındaki bu kesin azalma arazinin işlenmesi üzerindeki büyük etkisini göstermiştir. Savaşa girinceye kadar Türkiye'nin ekilen arazisi 64 milyon dönümdü. (1 dönüm 913 metre karedir) Savaşın sonunda ise işlenen arazi 25 milyon dönümün üzerinde değildi. Ekin, tütün ve pamuk üretimi de büyük zarar görmüştü. Dört yıllık savaşın Türk sanayii üzerinde de son derece kötü etkileri olmuştur. -Kimya, dericilik, tütüncülük ve tekstil- 1915 yılında 82 sanayi işyeri faaliyetine son vermiştir. Taş kömürü üretimi de hissedilir şekilde düşmüştür. Aynı azalma tuz ve diğer maddelerde de görülmüştür. 1913te Zonguldak bölgesinde maden kömürü üretimi, 827 bin ton iken 1918de dörtte bire düşerek 186 bin ton olmuştur. 1914te tuz üretimi, 210 milyon kilo kadardı. 1918in sonunda ise bu miktar, 164 milyon kiloya inmiştir.
Sayfa 29·Kitabı okuyor
Türk Tarihi
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Osmanlı'nın çok uluslu yapısında Kürtler, Ermeniler, Yahudiler daha rahat değil miydiler? Yahudiler Endülüste zorbalıkla karşılaştıklarında, Avrupa'nın hiçbir devleti onları kabul etmezken Osmanlı onlara kucak açıyordu... Osmanlı öyle idealize edildiği kadar kozmopolit bir ülke değildi. Ama her halükârda Türkiye, cumhuriyet döneminde bu mevzuda kötüye gitmiştir. Kürtler İslam dayanışması çerçevesinde, cumhuriyetten önce, 1909'dan, 1913'ten önce ülkenin egemen unsurunun, millet-i hâkimenin bir parçasıydılar. Kürtler egemen koalisyonun bir parçası olmaktan birdenbire ezilen bir ulus haline gelmeyi hazmedemediler. Halbuki eskiden Kürtler ezilen değil ezen unsurdular. Birdenbire bir baktılar ki ayaklarının altından sandalye çekilivermiş, bunca senedir ezip sömürdükleri Ermeniler kalmamış, onun yerine Türkler de "Sizi de tıpkı Ermeniler gibi yapacağız" gibi bir tavra girmişler. Bunu sindiremediler. Ermeniler zamanında Kürtler tarafından da mı baskı gördü ve ezildi? Güneydoğu'nun yapısı 20. yüzyılın başına kadar şöyleydi: Ermeniler çalışır üretir, Kürtler gelir haracını alır.
Sayfa 241 - Liber Plus Yayınları / 13 Şubat 2011
Düşünce
Kürtler neden isyan eder?
170 yıldan beri Türkiye'nin gündeminden düşmeyen bir soru. İlk önce 1840'larda Botan Beyi Bedirhan Bey ile Hakkâri emiri Nurullah Bey ayaklanıp istiklal ilan etmişler. 1879'da Şemdinli hâkimi Seyyid Ubeydullah isyan etmiş; İran'ı fethetmesine ramak kalmış. 1909'da Milli aşireti, 1913'te Hizan, 1920'de Koçgiri Devlet'e meydan okuyup cezalarını bulmuşlar. 1925'te başlayan Şeyh Said isyanı, Güneydoğunun önemli bir bölümünü etkisi altına alıp Bingöl'ün Genç kazasında geçici bir hükümet bile kurduktan sonra kontrol altına alınabilmiş. Hemen ardından bu kez Şemdinli, Raman, Mutki, Sason ve Midyat'ta isyanlar çıkmış. 1928'de Ağrı Dağında Binbaşı İhsan Nuri Bey öncülüğünde kurulan isyancı Kürt yönetimi 1930'da bir askeri operasyonla imha edilmiş. 1938'de Dersim'de 40.000 sivilin canına mal olan bir harekât sonucunda devlet otoritesi tesis edilmiş. Neden isyan ettikleri bilinmeyen bir konu değil. İlk önce, bölgede yüzlerce yıldan beri hüküm süren özerk yapının "Tanzimat" adı altında yıkılıp yerine asker-memur egemenliğinin kurulmasına itiraz etmişler. Daha sonra, kaç bin yıllık vatanlarında "yabancı" sayılmayı içlerine sindirememişler. "Ermeniler gitti, sıra bize geldi" kaygısı da 1920 ve 30'lardaki isyanlarda galiba etkili olmuş. 1925'i izleyen Mecburi İskân Kanunu döneminde pek çokları sırf korku ve çaresizlikten dağa çıkıp, çatapat tüfeğiyle ordulara meydan okumuş. Son dönemde pek çokları için bardağı taşıran damlanın Kürtçe kişi ve köy adları meselesi olduğunu, aklı başında birkaç kişiden işittim. Çocuğumun adını zorla değiştirseler ben dağa çıkar mıydım? Belki cesaret edemezdim, bilmem, ama edenlere de bir selam gönderirdim mutlaka. "Devletimiz yol yapsa, fabrika yapsa sorun çözülür" tezi bu yüzden bana inandırıcı gelmiyor. İnsanlar dünyanın hiçbir yerinde, sırf fakir
Sayfa 228 - Liber Plus Yayınları / 24 Ocak 2011
Düşünce
Ermenilerin Anadolu'dan sürülmelerinin ardından yeni kurulan Cumhuriyetin aldığı ilk kararlardan biri de "kaçak ve kayıp kişilerle, başka yerlere nakledilenlere ait gayrimenkullerin Devlete intikaline dair Nisan 1923 tarihli kanunun yürürlüğe konulması ile ilgili. Söz konusu kanunda, "gerçekleşecek hak taleplerinde de Lozan Antlaşması'nın yürürlüğe girdiği 6.8.1924 tarihinde malının başında bulunması şartına bağlıdır" hükmünün getirilmiş olması, yaşanan trajedinin salt kışkırtma ya da bağımsızlık hevesi olmadığının; ekonomik temellerinin de olduğuna bir kanıt olarak gösterilebilir mi? 1913-1922 yılları arasında gerçekleşen Rum/Ermeni yağması esnasında, Türkiye'deki menkul ve gayrimenkul servetin dörtte birinden fazlası el değiştirdi. Bu varlığa el koyanlar, doğal olarak, öncelikle İttihat ve Terakki rejimine yakın olan, tehcir ve katliam olaylarında aktif katkısı bulunan kişilerdi. Aralarında özel bir gayreti olmadan tesadüfen mala konan ve bu sayede ekonomik durumunu düzelten kişiler de olabilir belki, ama şüphesiz bunlar azınlıktadır. Bu kişilerin 1919'da, hem yeni edinilmiş servetlerini savunmak hem de kendilerini muhtemel suçlamalardan korumak için büyük bir gayret içine girmiş oldukları şüphesizdir. Cumhuriyetin ilk iki kuşağında ortaya çıkmış olan servetlerin tamamına yakını, incelenirse, Rum ve Ermeni mülklerinin gaspına dayanır. Buna Koç, Sabancı, Eczacıbaşı vs. gibi, 1946 sonrasında Türk kapitalizminin belkemiğini oluşturan isimler dâhildir. Daha önemlisi, Atatürk döneminde siyasi iktidara kavuşan Cumhuriyet elitinin neredeyse tümü dâhildir. Başta Atatürk dâhildir. Düşünün ki Çankaya köşkü sonuçta Kasapyan Çiftliği'dir. Memleketin dört bir yanındaki "Atatürk evlerinin tümü, bazısı demiyorum HEPSİ, gayrimüslimlerden ele geçirilmiş ganimet malıdır.
Sayfa 127 - Liber Plus Yayınları / Ermeni ve Kürt meselelerine dair / 25 Nisan 2010
Düşünce
İzmir işte
Kaygusuz için fırkacılık faslı kapanır. Kendisini yeniden ders-lerine verir ve sonunda 1913'te Hukuk'u bitirir. İzmir'e döner; burada uzun zamandır yaşadığı büyük aşk büyük bir hayal kırık-lığı ile sona erer. Ancak birbiri ardından yeni aşklar filizlenmekte de gecikmeyecektir (s. 114-115). İzmir'in sosyal hayatı hakkında yazdıkları ilginçtir: "İzmir eskisinden daha sönük idi. Yahut ki bana öyle görünüyordu. İçtimâî hiçbir inkişaf olmamış, bilâkis ortalığı derin bir hüzün ve melâl kaplamıştı. Sabahtan akşama kadar günlük meşgâleler arasında dolaşmak ve geceleyin sigara ve nargile kokularile dolu kahvehanelerde oturmak... İzmir'de geçirilen hayat bundan ibâretti. Müslümanların yaşayışı o kadar yeknesak idi ki, başka bir muhite alışanlar için bu hayâta tahammül etmek müşküldü. Koca şehirde bir tiyatro yoktu. Bir konser verildiği veyâ edebî bir müsâmere yapıldığı vâki değildi (...) Müslümanlarla Hıristiyanları ayıran hatt-ı fasıl üzerinde oturanlar, mesâfenin nispeten azlığından istifade ederek, bâzı geceler İzmir'in en mâruf semti olan Kordon'a giderlerdi. Kordon'da fazla görülen şeyler, uzun bir sahil, onun çevresinde sıralanan Kramer, Posidon, Klonaridis, Kafekorso ve emsâli gazinolarla sinemaların elektrik ziyaları ve gezintiye çıkan Rum dilberleri idi. Vapur ile İzmir'den geçen bir yolcu, bu mebzul elekrik ışıklarını karşıdan görünce, burada refah ve saadetin kaynaştığını zannederdi. Heyhat ki, o refah ve saadet yalnız Hıristiyanlara münhasırdı. Onlar aralarında husûsî müsâmereler tertip ederlerdi. Onların edebî içtimâgâhları, hattâ avcılığa aid kulüpleri bile vardı. Evleri ekseriyetle havagazı ile tenvir olunurdu. Bizim evlerde beş numaralı lâmbalar yanar, ışıktan ziyâde, etrafa pis pis petrol kokuları saçardı."5
Sayfa 72·Kitabı okuyor
Duygu ve Düşünce