Film Çekimi esnasında sette meydana gelen bir kaza sonucu gözlerini hastanede açan Cansın’ın kırk gün boyunca her gün kendisini ziyarete gelen Müge hemşireye hayatını anlatması ile kitap başlar. Bu kırk gün aslında kırk psikolojik seans olarak nitelendirilebilir. Cansın’ın, Müge hemşireye geçmişini anlatması ile birlikte şimdiki zaman içinde, kahramanın önceki yaşantılarına, çocukluk anılarına tanıklık edebiliyoruz.
Oldukça varlıklı olan bir ailenin, küçük kızı olan Cansın’a kardeşlik etmesi için teyzesinin kızı Nazmiye’yi köyden getirip ve evlat edinmesi ile olaylar başlar. Nazmiye(lise yıllarında, erkek arkadaşı istediği için, adını değiştirip Naz olarak değiştirecektir) ile Cansın’ın birlikte yaşamaya başlaması ile başlayan olaylar, Naz’ın kıskançlık, öfke ve kini ile birlikte daha da büyüyerek Cansın için çekilmez hale gelmektedir. Kavgalar, iftiralar eşliğinde birbirinin kuyusunu kazmaya çalışan iki kızın büyümesine tanıklık ediyoruz romanda.
Köyden gelen ve yeni yaşama ayak uyduramayan, ayrıca eski ve yeni ailesine oldukça öfkeli olan Naz, tüm bu öfkesini Cansın’dan çıkarmaya başlar. Cansın’ın istediği her şeye sahip olmaya çalışan Naz’ın, bunu alışkanlık haline getirmesi aynı zamanda Naz’ın karakterini de belirleyecektir. Cansın’ı taklit etmek ve ona hayatı dar etmek için uğraşan Naz, bir kimlik oluşturamayacak ve ömür boyu Cansın’ın gölgesinde kalmaya mahkum olacaktır. Ne kadar nefret etse de her zor durumda kaldığında gene kardeşinin kapısında bulacaktır kendini. Çocukken kardeşinin oyuncaklarını elinden alan Naz, büyüdükçe kardeşinden daha fazlasını almaya başlar. Kardeşinin ailesine, kocasına göz diker. Adeta tüm enerjisini buna harcar.
İlgi odağı haline gelmek, ait olmak ve yalnızlıktan kurtulmak için çabaladıkça aslında daha da dibe batmaya başlar. İki