Suat Hayri Ürgüplü (1903-1981). Şam’da doğdu. Son Osmanlı şeyhülislâmlarından Hayri Efendi’nin oğlu. Hukuk öğrenimi gördü. 1925-1929 arasında Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus değişimini denetleyen komisyonda çalıştı. 1929-1932 arasında İstanbul’da hakimlik yaptı. 1935’te milletvekili seçildi. 1943-1946 arasında gümrük ve tekel bakanlığı görevinde bulundu. 1952-1961 arasında Bonn, Londra, Washington ve Madrid’le büyükelçilik yaptı. 1961 de senatör oldu ve 1965’te partilerüstü bir hükümet kurmakla görevlendirildi. Kabinesi aynı yıl yapılan seçimler tamamlanıncaya kadar görevde kaldı. 1972’de aynı görev kendisine bir kez daha verildi, ama kabinede değişiklik yapması istenince istifa etti. 1971’de siyasetten uzaklaştı.
Dr. Abdullah Cevdet (1869-1932). Arapkir’de doğdu. Kürt kökenlidir. Askeri Tıbbiye mezunu. Jön Türk hareketine katıldığı için 1896’da Trablusgarp’a sürüldü. 1897’de Avrupa’ya kaçtı. Cenevre’de Osmanlı gazetesini yayınladı. 1899’- da padişahın verdiği diplomatik görevi kabul etti. Reform yanlısı görüşlerini açıklamayı sürdürünce bu görevinden alındı. 1904’te önce Cenevre’de sonra Kahire’de Içtihad dergisini yayınladı. Meşrutiyetten sonra yazı ve yayın faaliyetlerini İstanbul’da sürdürdü. Yazdığı ve çevirdiği kitapların sayısı 66’dır. Ateistliğiyle bilinir. Latin alfabesinin benimsenmesini isteyen ilk Osmanlı’dır.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İstanbul Şehir Operası'mn kuruluşu gecikmiştir. Bu gecikmenin başlıca nede­ ni, 19. yüzyılın ortalarından başlayarak İstanbul'da özel kuruluşların sürdürdüğü opera ve operet hareketinin halkla geniş oranda bütünleşmiş olmasıdır. Özellikle müzikli tiyatrolar ve operetler, bu yöndeki gereksinimi karşılamıştır. Cemal Reşit Rey, bu alanda da verimli olmuş, kardeşi Ekrem Reşit Rey'in (1900-1959) sözlerini yazdığı bir dizi operet bestelemiştir: 3 Saat (operet-revü, 1932), Lüküs Hayat (1933), Deli Dolu (1934), Saz Caz (1935), Maskara (1936), Hava Cıva (1937).
Sayfa 515 - MÜZİK ANSİKLOPEDİSİ YAYINLARI, Üçüncü basım, 1997·Kitabı okudu
Türk milletinin milli ülküsü olan Türkçülüğe son elli yıldan beri hükümetler eliyle darbe indirilmeseydi, bu ülkü, bütün milletlerde olduğu gibi beslenseydi bugünkü manevî huzursuzluk asla görülmeyecek; millet, düşman kamplarına ayrılma-yacaktı. Türkçülüğe vurulunca onun yerini maddî veya manevî mükafatlar vadeden komünizm, particilik, nur-culuk, süleymancılık, ümmetçilik, masonluk, kozmopo-litlik aldı. Bir de Kıbrıs davasının kritik günlerindeki şahane millî birlik manzarasını düşünün. Bu manzara millî ülkünün bir milleti nasıl şahlandırdığına, nasıl güç-lendirdiğine en büyük tanıktır. Türkçülük itilip, Türkçülere faşist, kafatasçı falan denilmeye başlayınca Türkistan Türkleri dramını umur-samayanlar Lumumba'ya, Guevara'ya, Vietnam'a des-tanlar yazmaya başladılar. Hatta Türklüğü inkâr ederek bizim, Hititlerin devamı olan, dil bakımından Türkleşmiş bir Anadolu milleti olduğumuzu iddia ettiler. Bütün bu anormal davranışlar taraftar kazanıyordu. Çünkü milleti kenetleyen tutkal eritilmişti. Bu şartlar altında birisi çıksa da: "Türkçe geri bir dil-dir. Bu dille yüksek bilim, felsefe ve edebiyat yapılamaz. Onun için resmî dil olarak Fransizcayı kabul edelim" deyip bir dernek kursa bu derneğin yüzlerce, belki bin-lerce üye bulacağına hiç şüpheniz olmasın. Zaten 1932 yıllarında, şimdi ölmüş olan bir profesör, ortaya böyle bir iddia atmıştı.
Sayfa 122 - Ötüken, Nisan 1968·Kitabı okudu
İslimiye / 22 Eylül 1932
"Tunca, sen bu kadar vefasız olamazsın diyor, âdeta destanlar yazıyordu ona. Beş asır tevhit bayrağının kıyılarında dolaştığı sular, ezan seslerinin sedasına göre çağlayan ırmak, etrafında yeşil çimenlerden serilen seccadelerin üzerine secde yapan gönüllerle zikrini bitirmiş olamazsın."
Klasik anlayışa göre matematiksel ispat bir dizi aksiyomla, yani doğru oldukları varsayılan ya da besbelli olan bir dizi ifadeyle başlar. Sonra mantıksal çıkarsamalarla adım adım ilerleyerek bir vargıya ulaşılır. Aksiyomlar doğruysa ve mantık süreci de kusursuzsa, vargı da reddedilemez. İşte bu vargıya teorem denir. Matematik teoremleri bu mantık sürecine dayanır ve bir kez ispatlandılar mı, sonsuza kadar doğrudurlar. Matematiksel ispat mutlaktır. Böylesi ispatların değerini takdir edebilmek için en iyisi, onları daha zayıf ilişkilere dayanan bilimsel ispatlarla karşılaştırmaktır. Bilimde fiziksel bir görüngüyü açıklamak üzere bir hipotez öne sürülür. Eğer sözkonusu görüngüye yönelik gözlemler hipoteze yakın sonuçlar veriyorsa, bu, hipotezin lehine bir veridir. Ayrıca hipotez, sadece bilinen görüngüleri betimlemekle kalmamalı, başka görüngülerin sonuçlarını da öngörmelidir. Deneyler yapılarak hipotezin öngörü gücü sınanabilir. Eğer başarılı olmayı sürdürüyorsa hipotez daha da desteklenmiş demektir. Sonunda, hipotez karşı çıkılamayacak kadar çok veriyle desteklendiğinde, bir bilimsel kuram olarak kabul edilir. Ne var ki bir bilimsel kuram, hiçbir zaman bir matematiksel teoremle aynı mutlaklık düzeyinde kanıtlanamaz; sadece ulaşılan veriler temelinde çok muhtemel olarak görülebilir. Bilimsel adı verilen ispat, gözlem ve algılamaya dayanır; bunların ikisi de yanılmaya açıktır ve doğruya sadece bir yaklaşma sağlarlar. Bertrand Russell'ın da belirttiği gibi: “Bu bir paradoks gibi gözükse de, bütün kesin bilimler yaklaşma fikrine dayanır." En yaygın kabul gören bilimsel “ispatlar” bile küçük bir şüphe payı içerir. Bazen bu şüphe iyice küçülür belki, ama hiçbir zaman tamamıyla yok olmaz, çünkü bir başka zaman, yanlış olduğu kesin şekilde gösterilebilir. Bilimsel ispatın bu
Sayfa 44 - 46·Kitabı okudu