Alman işgalinin ardından Picasso için yeni bir yaşam başlar. Mülke ve dünya işlerine karşı daha ilgilidir. Çoğunlukla Güney Fransa'da yaşar... 1943 yılında genç bir ressam olan Françoise Gilot'la tanışır. O zaman Françoise 21, Picasso ise 62 yaşındadır. 1953'e kadar birlikte yaşarlar ve iki çocukları olur. 1947'de oğlu Claude, 1949 yılında ise kızı Paloma doğar. İlya Ehrenburg, bu doğum haberinin, Paris Barış Kongresi'nin açılış gününde geldiğini ve bu nedenle Picasso'nun kızına "Güvercin" anlamına gelen "Paloma adını verdiğini yazar...
Sayfa 498 - Picasso serçe kuşundan farksızsın kardeş :)·Kitabı okuyor
SABRİ ESAT SİYAVUŞGİL (1906-1968)
1906 yılında İstanbul'da dünyaya gelir. Osmanlı sadrazamlarından (Hırvat) Siyavuş Paşa'nın soyundan Ahmet Esat'ın oğludur. İlkokulu Antalya'da, orta öğrenimini Kadıköy Sultânîsi ve İstanbul Erkek Öğretmen Okulu ile İstiklâl Lisesi'nde tamamlar (1926). Yüksek öğrenimine Istanbul Hukuk Fakültesi'nde başlar; son sınıfta iken Fransa'ya gider. Dijon ve Lyon Üniversitelerinde felsefe-psikoloji öğrenimi görür ve doktorasını yapar. Yurda döndüğünde Gazi Terbiye Enstitüsü'nde felsefe dersleri okutur; İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Umûmî Psikoloji doçenti (1933) ve profesörü (1942) olur. 1949-1953 yılları arası Şehir Tiyatrosu'nun Edebî Heyeti'nde bulunur. Merkezi Roma'da bulunan Akdeniz Akademisi Üyesi ve Türk Psikoloji Cemiyeti Başkanlığı görevlerini yürütür. 1967'de Meydan Larousse'un hazırlık çalışmalarına katılır. PEN Club başkanlıgı son görevi olur. Fransızca ve İngilizce bilir. 6 Ekim 1968'de kanserden ölür, Zincirlikuyu Mezarlığı'na gömülür.
Sayfa 61
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
PİYANGO 1-Şimşek gibi keskin ve hızlı çizgilerle belirteceğimiz bu dâvanın ilk hükmü şudur: “Bir memlekette sefalet ne kadar artarsa, piyango ve kumar gibi anormal kâr yollarına düşkünlük de o nispette artar.” Kat’î ve riyazî kaide… 2- Ancak bütün ümitlerin, yarına ait ihtiyat hesaplarının, emeğe bağlı ve belirli gelir imkânlarının kaybolduğu noktadadır ki insanoğlu, kıyamet günü ve umumî tasfiye saati gelmişçesine, elindekini, avucundakini, sırtındakini, çekmecesindekini, ileriye doğru tek saatlik bir yedek payı düşünmeden feda etmekte tereddüt etmez. 3- Gerçekten, iktisadî hayatımızı saran korkunç şartlar, birçok kimseye, böyle, şahsî ve ferdî birer kıyamet saati yaşatmakta; ve “Ne olacaksa olsun; ya büsbütün batayım, yahut birden çıkayım!” gibi çılgınca bir muhakemeyle son tutamaklarını da kaybettirmektedir. 4-Ruhumuzu ve millî bünyemizi kemiren bu menfi körükleyişin başında, bir zamanlar Tayyare Piyangosu, şimdi de “Millî Piyango” vardır. Üstelik, bugün resmen Devlet Maliye cihazı içinde yer almış olan bu teşkilât, tedavisine milyarlar yetişmeyecek ve hiçbir şeyle kıyas kabul etmeyecek olan ruhî sarsıntıyı devam ettirmekle kalmamakta; kullandığı sistem bakımından, Türk milletini, dünyada bir misline tesadüf edilmez tarzda, hesap ve kumar mantığiyle de haksız olarak harap etmektedir. Yani Türk milletine bu yolla gadretmek iki türlü oluyor: Biri, ana ve esasi prensip bakımından piyangonun menfi tesiri yoluyla… Öbürü de, haksızlık içinde ayrıca haksız olarak hesaben adaletsizlik etmek suretiyle… 5- “Tayyare Piyangosu”ndan başlayarak bugüne kadar “Millî Piyango”nun hesaplarını tetkik edecek olursak, Piyango İdaresinin kâr üstüne kâr ve bu kârı böbürlene böbürlene ilân etmekte olduğunu görürüz. 1949 başlarında çıkarılan küçük bir reklâm broşürü, gittikçe artan bu
Bugün hak ve hürriyet kahramanı rolündeki Celâl Bayar; dünün âbâni sarıklı Galip hocası, İş Bankasının, bilmem kaçıncı yıldönümü şenliklerinde, şenliklerin geçtiği Gül Cemal vapuruna gelip “size bankacılığın Allahını takdim ederim!” diye kendisini gösteren Cumhurreisine “sen de, Allanın ta kendisisin!” diye hitab etmiştir. (Bu husustaki vesika, Zonguldak’ta ve hem de meth-ü sena şeklinde intişar etmiş bir gazete küpürü olarak elimizdedir.) 7- Son 25 yılın mutlak samimiyetsiz ve hâlisiyetsiz dalkavukluk edebiyatı, hiçbir kavim ve milletin tarihinde yoktur. Bir gün Abdülhak Hâmid’in evinde zamanın Devlet Reisi hakkında Tanrılık iddia edici bir yazı yazdığı için elini sıkamayacağını söyleyen Necip Fazıl’a, yazının muharriri Fazıl Ahmet Aykaç aynen şu cevabı vermiştir: “Ayol sen o yazıyı samimî mi zannettin?” Bu hadisenin canlı şahidi, çok şükür şu dakikada sağ bulunan Lüsyen Abdülhak Hamid hanımefendidir. 8- Bir maarif müfettişinin, sıfırla namütenahi arasındaki farkı Devlet Reisine izah ederken “sıfır benim, namütenahi ise sensin!” dediği için evvela mebus ve sonra vekil olması da, mazi ve istikbâle doğru insanlık tarihinin en canhıraş muhali olarak yaşayacaktır. (…) Büyük Doğu Dergisi 30 Aralık 1949, Sayı:12
“Avama da aşağı yukarı aynı siyasî istikameti göstereceğiz! Mülâhaza yoluyla bir neticeye varabilmelerine meydan vermemek için onları eğlenceler, zevkler, sefahatler, oyunlar, umumhanelerle oyalayacağız!” (13 numaralı protokol - S. 205) “İlerlemiş geçinen memleketlerde, çılgın, kirli, iğrenç bir edebiyat yarattık. İktidar mevkiine geldikten sonra da bu edebiyatı bir müddet daha yaşatacağız!” (14 numaralı protokol - S. 107) “Çığırından çıkarmış bulunduğumuz bugünkü cemiyetlerin ortasında, varlıklarını sürükleyen hükümetlerin yerini tutacak olan hükümdarımız…” (23 numaralı protokol - S. 129) 16 - Ey Türk uyan! Arada bir uyandırılmak bahanesiyle büsbütün yatırıldığın asırlık uykudan kalk! Avrupalılaşmak, medenileşmek, muasırlaşmak gibi, sana, bu gayenin hakikat ve hâkimiyetini değil de, yalanını ve mahkûmiyeti-ni aşılayan bütün dolandırıcı tertiplerin bayıltıcı gazlarından silkin! Irzını, ruhunu, şahsiyetini ve mukaddesatını yutmak isteyen tarihî cereyan ve tesirlerin kaynağını ve kahramanlarını iyice tanı, tedbirlerini ona göre al ve kurtul! Büyük Doğu Dergisi 25 Kasım 1949, Sayı:7
Gizli Yahudi kurmaylar emrindeki Avrupa politikası, şu ince (döviz - düstur)la ifade olunabilir: Yabancı medeniyetleri garba özendirip kendi kendilerinden uzaklaştırmak; böylece onların, başkalarını kendilerine benzetmesi tehlikesine mâni olmak; maksat yerine gelince de gerçek terakkinin işte bu olduğu medihleriyle pohpohlamak; ve mukabil millî cereyanları irtica, gerilik damgası altında suçlandırmak… Garbın işte bu plânı, bir Yahudi buluşuyla ve Türk milletinin en nazik ânında, hikâyesini arz ettiğimiz şekilde işlemiş ve sene 1923’ten itibaren sular işbu noktadan akmaya başlamıştır.Yarının tarihçisi bu hakikati görecektir. Büyük Doğu Dergisi 21-28 Ekim 1949, Sayı:2-3