Ulus-ötesi sermaye gruplarının, finans kapitalin ve lobilerin Amerikan iç siyaseti ile devlet kararları üzerindeki gücü, Amerikan siyasal sisteminin genetik kodlarında yer alan "yasal rüşvet" ve "kurumsallaşmış nüfuz" mekanizmalarına dayanır. Bu mekanizma, Amerikan anayasasının "hak arama" özgürlüğünü düzenleyen meşhur Birinci Maddesi arkasına gizlenerek, zamanla küresel sermayenin Washington’ı rehin aldığı devasa bir endüstriye dönüşmüştür. Amerikan siyasetinde paranın ve lobilerin rolü her zaman büyüktü; ancak sistemin tamamen kontrol dışı bir sermaye canavarına dönüşmesi, son yarım yüzyıldaki üç büyük kurumsal ve hukuki kırılmayla gerçekleşti. 1970'lere kadar sendikalar ve yerel gruplar siyasette daha etkiliydi. Ancak 1971 tarihli Federal Seçim Kampanyası Kanunu (FECA) ile Siyasi Aksiyon Komiteleri (PAC) yasal bir statü kazandı. Büyük şirketler ve finans çevreleri, adaylara doğrudan para aktarmak yerine bu komiteler üzerinden organize fonlar sağlamaya başladılar. Sermaye, dağınık halden kurumsal birer siyasi baskı unsuruna evrildi. Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin 2010 yılında verdiği "Citizens United v. FEC" kararı, ulus-ötesi sermayenin önündeki tüm yasal barajları yıktı. Mahkeme, şirketlerin ve sendikaların siyasi kampanyalara harcadığı parayı bir "ifade özgürlüğü" olarak kabul etti. Bu kararla birlikte "Super PAC" adı verilen yapılar doğdu. Super PAC'ler, bir adayın resmi kampanyasına doğrudan nakit veremezler ama o adayı desteklemek veya rakibini karalamak için sınırsız ve ucu açık harcama yapma hakkına kavuştular. Bu, küresel finans kapitalin Amerikan seçimlerini açık artırmayla satın alabilmesinin önünü açtı. Günümüzde ulus-ötesi sermaye, paranın kaynağını gizleyen kâr amacı gütmeyen vakıflar (501(c)(4) kuruluşları) üzerinden siyasete yüz milyonlarca dolar
1000Kitap
Vartan İhmalyan 1913'de Konya'da doğdu. 1944'de Robert Kolej'in mühendislik bölümünü bitirdi. 1948'de Fransa'ya gitti. Daha sonra da Macaristan, Polonya ve Çin'e... 1961'de Moskova'ya gelen İhmalyan, 1987'de ölümüne kadar orada yaşadı. "Benim iki anadilimden ilki Türkçe'dir" diyen İhmalyan'ın anılarını (Vedat Türkali ve Mete Tuncay'ın yapıt üzerine düşüncelerini yansıtan yazılarıyla birlikte) Türk okuruna sunarken, aynı zamanda onun, kitabının Türkiye'de yayınlanma dileğini de yerine getirmiş oluyoruz.
Edebiyat
Reklam
“Severken yaşadığımı anladım; yaşadım diyebilmek için sevmek gerek.” 🎞️ Seviştiğimiz Günler (1961)
Dizi/Film
“Hayat bu, hayat, yani oyun. Oyunda kaybetmek de var, kazanmak da.” 🎞️ Seviştiğimiz Günler (1961)
Dizi/Film
Bu haftanın Yazar Portresi konuğu: Ahmet Hamdi Tanpınar ✍️ Cumhuriyet döneminin en derin düşünürü, zaman felsefecisi, ölümünden sonra keşfedilen yazar... Neden hâlâ bu kadar çok konuşuluyoruz onu? Çünkü yazdıkları 1940'larda değil, bugün yazılmış gibi hissettiriyor. 1901'de İstanbul'da doğdu. Babası kadıydı, çocukluğu Anadolu'nun farklı şehirlerinde geçti: Ergani, Sinop, Kerkük, Antalya... 14 yaşında annesini kaybetti. Bu kayıp şiirlerine derin bir hüzün olarak yansıdı. 1919'da Yahya Kemal Beyatlı ile tanıştı: "O bana şiiri, tarihi ve milleti öğretti." 1939'da tartışmalı atama: Doktorası yoktu ama İstanbul Üniversitesi'nde profesör oldu. Hakkını verdi: "XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi" başyapıt oldu. Zaman felsefesi: "Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında..." Bergson'dan etkilendi. Ona göre zaman "yekpare geniş bir an"dı. Başyapıtları: Huzur (1949) Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961) Beş Şehir (1946) 1962'de 60 yaşında kalp krizinden öldü. Yahya Kemal'in yanına defnedildi. Ölümünden sonra keşfedildi. Hayattayken yeterli ilgi görmedi. 1970'lerden sonra Tanpınar'a ilgi patladı. Bugün Türk edebiyatının vazgeçilmez ismi. → Tam biyografisi edebiakis.com websitesinde. 💾 Kaydet, oku, düşün. Sen Tanpınar okuyor musun? Huzur mu, Saatleri Ayarlama mı? Yorumlara yaz 👇 #edebiakış #AhmetHamdiTanpınar #Huzur #SaatleriAyarlamaEnstitüsü #YazarPortresi
Anadol otomobilimiz vardı
Koç Grubu’nun 1966 yılında ürettiği Anadol otomobili için ‘kaputunu inekler yiyor’ dedikodusu ortaya atıldı. Yılmaz Özdil: “Otokoç’un kurduğu Anadol ile Hyundai’nin kuruluş hikayesini anlattı: “1966 yılında bugünkü Otokoç tarafından Anadol üretilmeye başlandı. Türkiye’nin ilk yerli otomobiliydi. Elbette mühendislik açısından ilk Türk otomobili, 1961 yılında üretilen Devrim’di. Ancak test aşamasında kalmıştı. Anadol ise seri üretimle piyasaya sunulan ilk Türk otomobili oldu. Adı üstünde, Anadolu kelimesinden markalaşmıştı. Amblemi de stilize edilmiş bir geyik figürüydü. Türk milletine unutturdular ama geyik figürü, bizim kültürümüzde bozkurttan daha da önemli bir figürdü. Aynı dönemde, 1967 yılında Hyundai de Güney Kore’de ilk otomobillerini üretmeye başlamıştı. Hyundai’nin adı Türkçede ‘çağdaş’ anlamına geliyor. Adeta tesadüfün sözlük anlamıydı. Çünkü Anadol ile Hyundai aynı dönemde yollara çıktı. Birbirlerinin çağdaşıydılar. Hyundai’nin motoru da Ford’tu, tıpkı Anadol gibi. O dönemde Güney Kore’nin nüfusu 29 milyon, Türkiye’nin nüfusu ise 30 milyondu. Nüfus olarak birbirine çok yakın iki ülkeydik.
Reklam
Reklam