İnsan, kalbini dinlemek istemediği zamanlar tabiatı dinler. Duygularını bir derenin şırıltısına, yaprakların hışıltısına bırakır; zihni şurada parlayan bir ışığa, gökyüzünün bir tarafından sarkan bir bulut parçasına; bir dalın ucunda en küçük rüzgar esintisiyle sallanan bir yaprağa, bir hiçe bağlı kalır; saatlerce düşünür ya da düşünmez; öyle bir haldedir ki, insanlığından çıkmış, kişiliğini kaybetmiştir. İşte o anlar teselli anlarıdır; duyguların o durgunluk dakikası, hastalığın tembellik, uyuşukluk dakikasıdır.
- Niçin onu seçtin? Şiir düşünceleri zehirlemekten başka bir şeye yaramaz.
Bu fikri başkasından duysaydı kuvvetle şiiri savunacağını hissettirir bir tarzda dedi ki:
- Şiiri her zaman kötü görüyorsun. Ben de aksine, insanın yaşamak için düşüncelerine bir parça şiir karıştırması gerektiği inancındayım. Şiirsiz fikir, renksiz çiçeğe benzer. Senin şiiri sevmediğine ihtimal veremem. Bilmem ki niçin bana kendini böyle göstermek istiyorsun? Şiiri sevmemeyi mantıklı bulmak için güneşin batışının verdiği hüznü, doğuşunun verdiği sevinci, gökyüzünün lacivert rengini, doğanın tüm güzelliklerini anlamayacak, bütün bu ulvi şeylere karşı kayıtsız kalacak bir tabiat tasavvur edebilmelidir. Sen öyle olmadığın gibi, beni de öyle görmek istemezsin zannederim.