Yalnız Kalmak İçin Mükemmel Bir Gün derken ne hissederiz?
Sorumluluklardan kaçmak mı?
Her şeyi sıfırlamak mı?
Yoksa şapkayı önümüze koyup bir öz eleştiri yapmak mı?
Nanae Aoyama, bu duyguyu bir eksiklik ya da sorun olarak anlatmaz. Aksine, insanın kendisiyle kurduğu sessiz ve dürüst bir ilişki olarak ele alır.
Kitapta büyük olaylar, dramatik kırılmalar yoktur. Hayatın olağan akışı içinde söylenmeyen cümleler ve sessizlikler ön plandadır. Bu, yalnızlığın yakasını bırakmak anlamına gelmez elbette. Aoyama’nın dediği gibi:
“Yalnız olmak, her zaman mutsuz olmak demek değildi.”
Kitap, okurun karakterlerin iç dünyasına yavaşça sızmasına izin verir. Yazar “ben böyle hissettim” demez; siz, karakterlerin yaptıklarından ve söylediklerinden (ya da söyleyemediklerinden) anlarsınız. Kitabın en sevdiğim yanı da buydu: düşündürmesi.
“Her şey aynıydı ama hissetme biçimi değişmişti.”
Bu cümleyle birlikte, karakterin yavaş ilerleyen dönüşüm sürecine biz de dahil oluruz. Bir kabullenme süreci bu. İçten içe kendine sevgi ve saygı duymayı öğrenme süreci. Aynı zamanda bir sorumluluk alma hâli.
Kitabı okurken ince ayrıntılara daha çok hâkim oluyorsunuz. Finalde sessiz bir karar ve kabulleniş var; bitirdiğinizde bu değişimin geleceğini aslında başından beri sezinlediğinizi fark ediyorsunuz.
Okurken, yazarla romanı birlikte yazıyormuşsunuz hissi uyanıyor. Ne demek istediğimi, kitabı okuduğunuzda birebir anlayacaksınız.
Kitapla kalın.