Amerikalılar her devlette iktidarın doğrudan halktan kaynaklanmasi gerektiğine inanırlar ancak bu iktidar bir kez kurulduktan sonra önünde adeta hiçbir sınır olmayacağını düşünür, herşeyi yapma hakkını kolayca tanırlar.
Tarih, insanları; insanlar da tarihi oluşturduğuna göre ebediyete kadar devan edecek fâsid bir dairenin içinde kapalıyız demektir ve tarihin bedbahtlığı da kendisinin menfaat gördükleri zaman en ilâhî hakikatı bile red, inkâr, tahrif veya ihfâ edebilen insanlar tarafındanhikâye edilmesindedir. Uzağa gitmeden çatırtısı hâlâ işitilen bir hâileyi misal vererek fikrimi ispat edeceğim: İkinci Abdülhamid çok kötü bir adamdır ve onun sadrazamı Said Paşa da istibdada âlet olmuş kötü bir vezirdir, değil mi? Tarih böyle yazıyor.
-Evet!
-Evet değil, hayır! Tarihin şuuru ve vicdanı olsaydı böyle demeyecekti.Çünkü tarih Sultan Hamid'le Sadrazamını bize onların düşmanları olan hürriyetperverlerin ağzı ve gözüyle anlatıyor fakat bir sürüden başka bir şey olmayan insanlar da bu şahane safsatayı kabul ediyor. Acaba Sultan Hamid'in gözüyle tarih yazılsaydı hürriyetçiler için verilen hüküm ne olacaktı? Bu hükmün doğruluğu ne malûm diyeceksin. Şuradan malûm ki Sultan Hamid'in siyasi idam yapmadan otuz yıl ayakta tuttuğu imparatorluğu hürriyetçi takım siyasî idamlar, korkunç istibdatlar arasında ve on yılda tasfiye ettiler. Şimdi şu kıyaslamaya göre daha başka neticeler de kendiliğinden çıkmaz mı?Hürriyet kahramanları ortaya fırlamasaydı da Abdülhamid yerinde kalsaydı Balkan Harbi çıkmayacaktı. Çıksa bile Abdülhamid'in siyasî dehası Balkanlıların arasına tefrika sokacak ve belki birini kendisine çekecekti. Çekemese bile memlekette hürriyet, yani partizanlık, yani hastalık olmadığı için Türk ordusu normal kuvvetiyle tabiî bir netice olarak Balkanlıları birkaç ayda yenecek ve Abdülhamid onlardan hiçbir toprak almamak suretiyle Avrupa'nın gözünü boyayarak Balkan muvazenesini eski halinde tutacaktı. Balkan muvazenesi bozulmadığı için de, bu muvazenenin bozulmasından doğan Birinci Cihan Harbi