İmam Gazali'nin doğrudan okuyanına hitap ediyormuş gibi öğüt niteliğinde okuduğum ikinci eseri. Gerçeği, her eseri bir öğüt ve yol gösterici nitelikte ama doğrudan senle konuyormuş gibi hitap etmesi başka oluyor. Okurken ayrı bir samimiyet içeriyor.
Bu eseri de zaten bir öğrencisinin kendisine hayatı boyunca rehber olacak tavsiyeler ve okuyabileceği dualar istemesi üzerine kaleme aldığı bir risaledir.
İmam Gazali de öğrencisinin bu isteğini karşılıksız bırakmamış, kısa ve öz ama oldukça doyurucu tavsiyeler vermiş.
Verdiği tavsiyeleri zaten o zaman da mevcut olan eserlerinde bulmak mümkün değil miymiş? Elbette mümkünmüş. Öğrencisi de bunu belirttikten sonra devamında mektubunda bu isteğinin sebebini şöyle izah ediyor:
"...benim bu mektubu yazmamdaki amaç, hocamın ihtiyaç duyduğum şeyleri benim için birkaç sayfada yazıp toplamasıdır. Böylelikle ben -Allah izin verirse- bu nasihatleri hayatım boyunca yanımda taşır ve içindekileri uygulamaya gayret ederim."
Böylece " Ey Oğul!" diye başlamış yazmaya büyük âlim. Bir kişi nezdinde asırlar boyu nesillere hitap etmiş aslında. Yapılmaması gerekenleri söyleyip bitirmemiş, yapılması gerekenleri de açıklamış, fayda ve zararlarını da önümüze koymuş. Her söylediğini ayet ve hadislerle desteklemesi de onun yine başlıca önemli bir stili olduğu görülüyor.
"Hevâ ve heveslerimi gözeterek konuşuyorum sanmayın sakın! Sözlerim Allah'ın tebliğ ettirdikleridir." der gibi. Böylece olası bu tür eleştirilerin yolunu hem tıkamış oluyor hem de sözünü daha etkili hâle getiriyor.
Çabuk biten, bitmesini istemeyeceğin ama aynı zamanda oldukça yeterli, yine el altında bulunması gereken bir eser.
《Tavsiye Notu》: Öğrencisinin yaptığı gibi eseri hep yanımda taşımak isterim diyip kitabı somut olarak temin edip okumak isteyenler için tavsiyem Ey Oğul (Beyan
Bir bebek doğar ve ağlamakla başlar hayata. Önce ağlamayı tecrübe eder, hayattaki ilk eylemi budur. Ne tuhaf..! Düşünsenize var olmaya ağlamak ile başlıyoruz.
"Hayattaki ilk icraatin nedir?"
-"Ağlamak..." :)
Dünyanın sancılı varoluş sürecini mi hissediyorduk acaba ruhun derinliklerinden? ( bilimsel açıklaması var evet, ben de biliyorum. Ama neden gülmek değil mesela, bebeklerin en iyi yaptığı cıvıldama sesi değil, gözleri kamaşa kamaşa bakmak değil, ne bileyim başka türlü bir " ben geldim millet!" tepkisi değil de ağlamak..? Ciğerlerimize dolan havadan duyduğumuz ağrı mıydı yalnız ağlama tepkisine neden olan? Ciğerlerimize dolan hava; dünya idi aslında, hayat idi, varlık idi, varoluş yüklemesi idi. Sancıtan ve ağlamaya sebep olan bu olamaz mı, bunu duyumsamış olamaz mıyız? Ağlıyorduk çünkü; bir sancıdır var olmak, " yaşam ile var oldukça" dinecek yahut yaşamadıkça artacak.!)
Hep derim, her çocuk bir filozoftur. Çünkü insan; düşünmeye, sormaya, sorgulamaya, varoluşunu anlamlandırmaya programlıdır. Bunun da en iyi, en saf örneği çocuklardır. Büyüdükçe köreliriz, daha doğrusu genelde köreltiliriz. Sormak ayıp ve günahtır çünkü. Esasen yine köreltilmiş kişiler olunca soruların muhattapları, bir çeşit kaçıştır onlar için "ayıp ve günah", bir savunma mekanizmasıdır aslında.
Özü itibariyle çocukluktan başladığımız sorular; arayışa, anlamaya mahkûm olduğumuzun kanıtıdır. Bu da gösteriyor ki bir anlam, bir var oluş gayesi var ve biz bunu hisseder şekilde var edildik.
Modern felsefenin kurucularından olan René Descartes'ın da varlık delilinin temeli buna dayanıyor, "Zihnimde mükemmel bir varlık kavramı var ve Tanrı bu kavramı zihnime doğuştan işlemiştir." düşüncesi delilinin temelini oluşturur. Bu düşünce din felsefesinde Allah'ın varlığının bir delili olarak kullanılır. (Konudan