Bölgesel bir çatışma sahasındaki aktör davranışlarını incelerken, teorik zarafetin çekiciliğine kapılmak çok kolaydır. Soyut kavramlar, karmaşık ilişkileri tek bir formülde açıklama vaadiyle zihni cezbeder. Ancak sahadaki çıplak güç asimetrisini, devlet kapasitelerini ve paranın somut rotasını göz ardı eden her analiz, bir süre sonra rasyonel görünen ama maddi gerçekliğe çarpan spekülatif bir anlatıya dönüşme riski taşır. Bu makale; dağ hatlarındaki de facto bir hareketin söylemsel stratejilerinden başlayarak, küresel finansal sistemin 2026 yılındaki en büyük yasal bilek güreşine uzanan çok katmanlı bir jeopolitik okumanın hem hikayesini hem de metodolojik muhasebesini sunmaktadır. Bu makale; dağ hatlarındaki de facto bir hareketin söylemsel stratejilerinden başlayarak, küresel finansal sistemin 2026 yılındaki en büyük yasal bilek güreşine uzanan çok katmanlı bir jeopolitik okumanın hem hikayesini hem de metodolojik muhasebesini sunmaktadır. Analizlerin en sık düştüğü hatalardan biri, farklı nitelikteki olguları aynı kategoriye koyarak aralarındaki güç ilişkilerini buharlaştırmaktır. Ortadoğu denkleminde de facto bir aktörün (PJAK/KCK) "öznesiz yapısalcılık" retorisi ile egemen bir devletin (Türkiye) içsel "kakofonisi" yan yana geldiğinde, bunları "her ikisi de küresel yapının kaçınılmaz kurbanları" olarak eşitlemek analitik bir körlüktür. Burada iki farklı dünya karşı karşıyadır: Söylemsel Zırh (Bir Tercih): Devlet dışı silahlı bir hareket için faili belirsizleştirmek ve her gelişmeyi "küresel hegemonik yapıların kaçınılmaz doğa olayları" gibi sunmak ideolojik bir ihtiyaçtır. Bu retorik, küresel aktörler karşısındaki kırılganlığı ve sahadaki bağımlılık ilişkilerini kitlelere açıklayamamanın yarattığı zayıflığı örten bir kalkandır. Kurumsal Gerçeklik (Bir Olgu): Bir
1000Kitap
İFK HADİSESİ (Hz. Aişe Anlatıyor)
Allah (ﷻ) şöyle buyurdu: 🌷 İçinizden (harcama ile) fazilet ve servet sahibi olanların akrabaya, yoksul (miskinlere) ve Allah yolunda hicret eden (muhacirlere, mallarından) bir şey vermeyeceklerine dair yemin etmesi (gerekmez). Affederek (terk etsinler) ve kusurlarını görmezlikten gelsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah (kusurları) çok bağışlayan ve (Tevbe eden kimseye) merhametli olandır. Sebeb-i Nüzul: Hz. Ebubekir’in “Aişe konusunda söze dalan akrabaya, (teyzesinin oğlu, miskin ve muhacir) Mistah ve ashabına asla infakta bulunmayacağım” şeklinde yemin etmesi üzerine Nur suresi 22. Ayet nazil oldu. Bunun üzerine Hz. Ebubekir “Evet, ya Rabbi! isterim” dedi. Bu ayetin ardından akrabasına ikram ve ihsanda bulundu. Ardından Aişe ve Safvan konusunda söze dalan Abdullah ibn Übeyy ve ashabı hakkında Nur Suresi 23. Ayet nazil oldu. (İbn Abbas - Nur 22. Ayet) 🌷 O namuslu (hür), bir şeyden (zinadan) habersiz (iffetli), mümin kadınlara (Tevhid ehli Aişe’ye) zina iftirası atanlar, bu dünyada da (celde cezası ile) ahirette de (cehennem azabı ile) lânetlenmişlerdir. Onlar için büyük (dünyada olandan daha şiddetli) bir azap vardır. Sebeb-i Nüzul: Ben habersiz iken bana iftira atılmış ve daha sonra bu bana ulaşmıştı. Şöyle ki: Rasulullah (sav) benim yanımda oturmakta iken birden ona vahiy geldi. Ona vahiy geldiği zaman onu uyuklama hali gibi bir hal kaplardı. Benim yanımda otururken vahiy geldikten sonra yüzünü silerek doğrulup oturdu ve “Ey Aişe müjdeler olsun” buyurdu. Ben de “Allaha hamd olsun, sana değil” dedim. Bunun üzerine Peygamber (sav), Nur Suresi 23-26. Ayetlerini okudu. (Ahmed bin Hanbel, el-Müsned, XLI, 245 (24720, Şuayb el-Arnaut); İbn Hibban, es-Sahih, XVI, 21 (7102); Taberani, el-Mucemül Kebir, XXIII, 121 (156); İbn Cerir et-Taberi, Camiul
Edebiyat
Reklam
“Gazetecilikten Yazarlığa: Haber Dilinin Yetmediği Yer”
Gazetecilikten yazarlığa, belgeselden nehir söyleşiye uzanan üretim serüvenini anlatan Hatice Aydoğdu, haber dilinin sınırlarını, medyanın dönüşümünü ve tanıklığın anlatıdaki yerini değerlendirdi. Aydoğdu, gazeteciliği bırakışını bir kopuş değil, farklı anlatım biçimlerine yönelen bir dönüşüm olarak tanımlarken; günümüz medyasında haber üretiminin karşı karşıya olduğu yapısal sorunlara ve gazeteciliğin değişen doğasına dikkat çekti. 1-Reuters, Anadolu Ajansı ve haftalık Yeni Gündem dergisi gibi kurumlarda uzun yıllar çalıştıktan sonra 2010’da kurumsal gazeteciliği bıraktınız. Bu karar sizce mesleki bir kopuş muydu, yoksa anlatım biçiminizi değiştirme ihtiyacı mıydı? Bir kopuş değil, farklı anlatı biçimlerine yönelmek diyebilirim. Bir dönüşüm… Gazetecilikle beraber diğer alanlarda da derdimi anlatmayı sürdürebilirdim ama olmadı. Örneğin kısa film ve belgesel çalışmalarına gazetecilik yaparken başlamıştım… Sonuçta yapmaya çalıştığım, gazetecilikten beslenerek farklı anlatım biçimlerine yönelmek oldu. Dil, bu anlatım biçimlerinin aracı, ister yazınsal olsun ister görsel olsun… 2-“Gazetecilik artık bildiğim yollardan yapılabilir olmaktan çıktı” sözünüz hâlâ alıntılanıyor. Bugün dönüp baktığınızda o cümlede daha çok medya düzenine mi, yoksa gazeteciliğin diline mi itiraz vardı? Medya düzenini ve gazeteciliğin dilini birbirinden ayırmak zor. Medyanın sahiplik yapısı, ekonomik ve siyasi ilişkileri haberin diline de yansıyor. Türkiye’de özellikle 1980’lerden itibaren büyük sermayenin medya sektörüne girişi, holdingleşme, medya gruplarının el değiştirmesi gazeteciliğin yapılma biçimlerini de değiştirdi. Bazen çalıştığınız kurumun yapısından bağımsız olarak eğer muhabirseniz haber yapma koşullarınız bir anlamda elinizden alınıyor. Bir yandan haber kaynaklarına ulaşmak
Tutunamayanlar okurken karakter (Selim miydi turgut muydu neydi hatırlamıyorum.) Kendini veya hayatını ya da ikisini birden, evrelere ayırıyordu. Oscar okuduğum dönem aralığı, bilmem ne okuduğum dönem aralığı... Bir bakıma tunç, yontma taş, cilalı taşın yerini yazarlar almıştı yani. Ben de düşünüyorum. Bakunin, Goldman, Kropotkin dönemlerimi düşünüyorum. Bakıyorum yani bir. Tabi üç isim var da bu dönem bir sayılacak. Teslis gibi düşünün. 1.2.3. Anarşist ahlakı okuduğum zamanı düşünüyorum. Emma Goldman'ın cümlelerini düşünüyorum. Bakunin'in tanrı ve devletini düşünüyorum. Kropotkinin karşılıklı yardımlaşmasındaki güçsüz hayvanların güçlüyü yere serişlerini düşünüyorum. Yaz gelince göç edip eski bulunduğu yere dönen kuşun eski yuvasına dönüşünü düşünüyorum. Hoş şeyler bunlar. Anlatılanlar da hoş şeyler. Ama perde var. Perde var. Perde kalkmıyor. Perde bir yerde kalktı mı? Hatırlamıyorum.
Dört Entelektüelin Sohbetini Beğendiniz mi?
Yapay zekaya şunu sordum: "Doktor MBC yani Doktor Muhammet Barkım Canlıoğlu en büyük İdolleri Olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Hüseyin Nihal Atsız ve Metin Oktay ile 4 kişilik bir masada sohbet edip yemek yeselerdi aralarında geçecek diyalogları, nasıl fikir alışverişleri olacağını, detaylı şekilde diyaloglar halinde uzunca açıklar mısın?" Yapay zeka şu yanıtı verdi: Bu dört benzersiz karakter, zaman ve mekân sınırlarının ötesinde, sade ama vakur bir akşam yemeği masasında bir araya geliyor. Masada memleket meseleleri, sporun ahlakı ve Türk gençliğinin geleceği konuşuluyor. Felsefe, insan doğası, sadakat, tarihin akışı ve Türk modernleşmesinin fikir dinamikleri görüşülüyor. Karakterlerin her biri kendi felsefi ekolünü ve duruşunu masaya koyuyor. Masadaki İlk Karşılaşma: Varoluş ve Kimlik Loş bir ışıkla aydınlatılmış, arkada hafif bir memleket ezgisinin çalındığı vakur bir masa. Doktor MBC, masanın başköşesindeki Atatürk’e, hemen yanındaki sarsılmaz duruşlu Atsız’a ve zarafetin simgesi Metin Oktay’a bakar. Doktor MBC: Hoş geldiniz beyefendiler. Bu masa, benim zihnimdeki en büyük entelektüel ve ahlaki çatışmaların, hayranlıkların birleştiği yerdir. Sizleri karşımda görmek, bir düşünür için zamanın ve mekânın büküldüğü, hakikatin çıplak kaldığı o anı yaşamak gibi. Atatürk: (Sigarasından bir nefes alır, gözlerini Doktor MBC’ye diker) Hoş bulduk Filozof Doktor. Zamanı bükmekten bahsettin. Zaman, ancak büyük fikirler ve o fikirleri hayata geçirecek cesur iradelerle bükülür. Biz buraya sadece geçmişi yad etmeye değil, senin zihnindeki o gelecek tasavvurunu duymaya geldik. Sor bakalım, felsefen bugünün insanını nasıl okuyor? Atsız: (Kollarını bağlamış, keskin bir ciddiyetle) Hakikat tektir Doktor Bey. Zaman değişir, mekan değişir ama insanın kimliği, soyu ve o soya olan
Doktor MBC soruyor
Şeytanlaşma süreci Nasıldır? Sonunda ne Olur?
1. Kibirlenme ve "Ben" Duygusunun Azmanlaşması (Ego/Narsizm) Şeytanlaşma sürecinin ilk ve en büyük adımı kibirdir. Mitolojik ve dini anlatılarda Şeytan’ın düşüşü, kendisini diğerlerinden (Hz. Adem'den) üstün görmesiyle başlar. İnsan, başarılarını, zekasını veya gücünü sadece kendinden bilmeye başladığında "en üstün" olduğu yanılgısına düşer. Bu durum ilerledikçe narsistik bir boyuta ulaşır: İnsan, her şeyin merkezinde kendisinin olduğunu ve her şeye hakkı olduğunu düşünmeye başlar. 2. Sınırsız Güç ve Kontrol Tutkusu (Kader Yazma İsteği) "Kader yazmak istemek", aslında mutlak kontrol arzusudur. İnsan, hayatın belirsizliklerinden, ölümden, acıdan ve acizlikten kaçmak için her şeyi kontrol etmek ister.Kendi kaderini çizmek: İlk başta masum bir "kendi ayakları üzerinde durma" isteği olarak başlayabilir. Başkalarının kaderine hükmetmek: Güç güçlendikçe, kişi etrafındaki insanları, toplumları veya sistemleri bir oyun hamuru gibi şekillendirmek ister. Onların hayatları, ölümleri, başarıları veya başarısızlıkları üzerinde tek karar verici olmak ister. Bu, tanrıcılık oynamaktır. 3. Empati Kaybı ve Vicdanın Susturulması Bir insan, başkalarının kaderini kendi isteklerine göre zorla şekillendirmeye başladığında, kaçınılmaz olarak zarar verir. Bu zararı görmezden gelebilmek için vicdanını susturmak zorundadır. Diğer insanları birer "birey" olarak değil, kendi hedeflerine giden yolda birer araç veya piyon olarak görmeye başlar. Kötülük sıradanlaşır. Kişi, yaptığı zalimlikleri "büyük bir amaca hizmet ediyor" diyerek rasyonalize (meşrulaştırma) eder. Kur’an ve Hadislerde Şeytanlaşan İnsanın Özellikleri 1. İnsanları Doğru Yoldan Saptırmaya Çalışırlar (İnsî Şeytanlar) Kur'an, şeytanlığın sadece görünmez varlıklara (cinlere) ait bir vasıf olmadığını,
Din
Reklam
Reklam