“Kelimeler başta olmak üzere zaman içerisinde insanlar, aşklar, meslekler, evler, yollar her şey değişiyor ama değişen pek bir şey yok aslında. Bu coğrafyanın hikâyesi de kendini tekrar ede ede büyüyor. Susmak Derdi, buna bir itiraz…” Bu cümleler Abdullah Ataşçı’nın Everest Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluşan “Susmak Derdi”nin arka kapağında yer alıyor.
Abdullah Ataşçı, “Susmak Derdi”nde, 1915’ten 2019’a Anadolu’nun farklı kentlerinde, yaşamlarını sürdüren on bir insanın susmasını dert edinmiş öyküleriyle çıkıyor bu kez karşımıza. Kitap, on bir kahramanın öyküsünden oluşuyor. Bu nedenle de her öykünün kahramanının ismi, öykünün de ismi olmuş. Yazar, bunu yaparak yaşarken yok sayılanlara, esamisi bile okunmayanlara, horlananlara bir nevi saygı duruşunda bulunmuş sanki.
“Rukiye”, ilk öykünün kahramanı… Mekân Rize, yıl 1915. Cihan Harbi’nin tam ortasında, jandarmanın getirdiği bir mektupla aklını yitiren bir taze gelinin, acısını insana değil de bir ıhlamur ağacına anlatması, susmanın ilk çeşidi olarak karşımıza çıkıyor.
İkinci öykünün suskunu Sarkis… 1922’de o büyük İzmir yangınında geçen bu öyküde, Sarkis’in içsel yangınını, nefes almadan okuyoruz.
Üçüncü öyküde Sivaslı Mıhmığ çıkıyor karşımıza. Savaştaki kahramanlıkları nedeniyle köylüsünün gözünde kâh kuş olup uçan, kâh at olup kanatlanan ve türküleri dinlediğinde kendisi de türküleşen Mıhmığ’ın; köyünün gözbebeği iken nasıl da iki paralık olduğunu okuyunca hüzünleniyoruz.
Lena, dördüncü öykünün adı ve kahramanı… Bu kez İstanbul’da, 1943 senesindeyiz. Varlık vergisini ve azınlıklara yapılan dayatmaları Lena üzerinden okuduğumuzda insanlık adına utançla susuyoruz.
Beşinci öyküde anlatılan Mazlum, 1953’ün Erzurum’unda yaşıyor. Mazlum, zulüm gören demek. Zorba babasının zulmünü iliklerine kadar hisseden