BİR "BEN" BENDEN İÇERİ... KİM O?
(...) Bir kişiyiz ama aynı zamanda iki kişiyiz. Hayatımız boyunca en çok kendimizle konuşuyoruz. Kendimiz dediğimiz kişi biz isek, neden meramımızı iç sözlere dökmemiz gerekiyor. Düşüncelerimiz ve duygularımız neden zaman zaman bize sadece onlara muhatap oluyormuşuz gibi geliyor? Sık sık ya da durduk yerde, sebepli ya da sebepsizce içimizde peydahlanan şeylerden nasıl oluyor da içimizden daha sonra haberimiz oluyor? Neden böyle geliyor bize? Bizimle konuşan kim? Düşüncelerimizi çekip çeviren, duygularımızı eksilten ya da taşıran kim? Deli miyiz biz, sessiz ve sözsüz bir lisanla kiminle konuşup duruyoruz sürekli? Ve nasıl oluyor da bize cevap veriyor o iç ses? Kimin sesi o? Bizim mi? İyi ama bizimle konuşuyor! Kendi kendimize mi konuşuyoruz yâni? Öyleyse eğer kendimizin konuştuğu diğer "kendi" de kim? Muhasebemizi yapan kim? Kendimize küstüğümüzde küsen kim, dargın olduğumuz kim? Kendimizi birilerine ya da kendimize karşı savunmaya geçtiğimizde bize argüman yetiştiren kim? Tatlı olduğunu umduğumuz yalanlara tevessül ettiğimizde bize inanmayan, içimizden bize parmak sallayan kim? Görmezden geleceğiniz ayrıntıları yakalayan, getirip içinizin gergefine nakşeden kim? Biz daralttıkça sınırları zorlayıp hayatımızı genişleten kim? Bazen kendi kendimize gülümsediğimizde bize o espriyi yapan kim? Bizi hiç kimse bize yetecek kadar sevmediğinde halimize acıyan kim? İçimizden elini uzatıp usulca başımızı okşayan kim? Kimse sormadığında sessizce halimizi hatırımızı soran kim? Kiminle beraber yaşıyoruz biz, başkalarıyla mı en çok, yoksa kendimizle mi? Aynaya bakan kim? Aynadan bize bakan kim?.. -Gökhan Özcan, "İçimizden Bize Bakan Kim?", yenisafak.com, 17 Temmuz 2023-
gökhanözcanyazıları
İÇİMİZDEN BİZE BAKAN KİM?!.
“Sessiz bir ortam bulup biraz kendimi dinlemek istiyorum” dedi yorgunluğu gözlerinden okunan. “Sadece otur...” dedi yanındaki, “O en büyük kargaşaların içinde bile sesini duyurabilir sana.” Konuşurken aynı zamanda kendinizi dinleyensiniz. Söylediklerinizin içinizdeki yankılarına kulak veren, karşılıklarını bulansınız. Ağzınızdan çıkan sözlerin bazılarına itiraz eden, onları içinizde tartışansınız. Bir yandan söylerken bir yandan söylediğinize inanmayansınız. Kendinizi seven, kendinize kızan, tutup yakasından kendinizi hırpalayansınız. Diliniz ayrılıktan dem vururken içinizde deliler gibi özleyensiniz. Yüzünüz gülerken derinlerinizde tek başınıza ağlayansınız. Kendinizle durmadan, inatla, ısrarla çelişensiniz. Hem yapan hem her yaptığınızı seyredensiniz. Hem yaşayan hem yaşananlara şahit olansınız. Yürürken gittiğiniz her yere kendinizle birlikte gelensiniz. Cisminizin doğrudan hedef olduğu şeylerin bir adım uzağında duransınız. Başkalarına görünen yüzünüzün ardındaki görünmeyen yüzsünüz. Başkalarına söylemediğiniz söz, açmadığınız sırsınız. İçinizde en az sizin kadar canlı biri var ve o da sizinle birlikte yaşıyor. Siz başkalarıyla konuşurken o yalnızca sizinle konuşuyor. Sizin göremediklerinizi sizin yerinize görüyor. Siz aslında hangisisiniz? Herkesin görüp duyduğu kişi misiniz, yoksa sadece kendi duyup işittiğiniz kişi mi? -Gökhan Özcan, "İçimizden Bize Bakan Kim?", yenisafak.com, 17 Temmuz 2023-
gökhanözcanyazıları
Reklam
HAYATIN ANLAMINA ERMEK...
(...) Herkesin kendi hayatı var. Ama her hayatın içinde herkesin bir rolü de var. Söylenen hiçbir şey boş yere söylenmiyor. Yollarda hiç kimse birbirine tesadüf etmiyor. Hayat anlamı ince ince dokunan bir şey... Her şeyi her şeye bağlayan kılcal anlam ilmikleri var. Öyle bir gücümüz olsa ve bize önemsiz görünen minicik bir ayrıntıyı çıkarsak geçmişimizden, kelebek etkisiyle ne kadar çok şeyin değişebileceğini, başkalaşabileceğini, bu eksilmenin bizi biz olmaktan ne kadar uzaklaştırabileceğini ve hayatımızın yönünü kestirilemez biçimde nasıl farklılaştırabileceğini bir düşünelim. Bir minicik ayrıntı bu kadar çok şeyi olduğundan başka bir şey olmaya doğru götürebiliyorsa, o minicik ayrıntının orada olmasının elbette bir hikmeti vardır. Hiçbir şeyi boş yere yaşamıyoruz, bize öyle geliyor olsa da öyle değil bu. Her yaşadığımız şey hayat gergefimizin bir ilmiği, bir rengi, bir dokusu, bir gözeneği olarak orada. Hayatımız dediğimiz şey bu minik anlamlı hücrelerden oluşuyor. Tıpkı insan gibi... Keşke hayatın kumaşı ân ân, nefes nefes dokunurken orada bulunduğumuzun; her şeyin hem yaşayanı hem şahidi olduğumuzun farkına ve idrâkine erebilsek... Bu şuur ve aşkla dokunabilsek her şeye ve dokunabilse her şey bize. “Hayatın anlamına eremediğimiz her tezahürü” diye yazdı defterine beyaz saçlı adam, “kaçırdığımız bir otobüs gibi, bizi varacağımız yerden mahrum bırakıyor.” -Gökhan Özcan, "Hayatın dokusu, dokunuşu", yenisafak.com/,20 Temmuz 2023-
gökhanözcanyazıları
HAYATIN DOKUSU, DOKUNUŞU...
Hayatı nice dersler ve sonsuz inceliklerle dolu bir san'at, yaşamayı da günden güne güzelleşmeyi icâb ettiren bir sanatkârlık olarak görebilecek miyiz günün birinde? Birbirimizle günün birinde bir yerde sebepsizce karşılaşmadığımızı, birbirimizden alacağımız vereceğimiz şeyler olduğunu, içinden geçtiğimiz hikâyelerin bunu gerektirdiğini fikredebilecek miyiz? Yaprağın bile dalında kaderince salındığı bir alemde aldığımız her nefesin bir sebebi olduğunu, bir şeylere sebep olduğunu görebilecek miyiz? İnsanların insanlara, hikayelerin hikayelere öylesine dokunmadığını, birbirimize yollar, kapılar, pencereler açtığımızı, birbirimizi dipsiz kuyular içine attığımızı ve yine birbirimizi o derin kuyulardan tutup çıkarmak üzere olduğumuz yerlerde bulunduğumuzu bilebilecek miyiz? İnsan, insan için nimettir. Yine insan bazen de külfettir insan için. Yaşadıklarımız hem zevk hem çile hem derstir. Ve yine bunların hepsi hayatın dokusu, gözenekleridir ki, büyük resimde bütünler varlığın anlamını. Okuyabiliyor muyuz bu büyük mûcizevî anlatıyı hayatın yüzünden. Birbirimizin anlamını, derin hikmetini, engin hakikatini çözebiliyor muyuz tefekkürümüzde. Yoksa yollarda, caddelerde türlü türlü mekânlarda sadece karşılaşıyor muyuz? Birbirimizin yanından geçip gidiyor muyuz? Orada olma hikmetini görüp farkına eremeden... Birbirimize söylediğimiz sözler, anlamını yerine ulaştıramadan yolda düşüp kayboluyor mu? -Gökhan Özcan, "Hayatın dokusu, dokunuşu", yenisafak.com/,20 Temmuz 2023-
gökhanözcanyazıları
Türk Dış Politikasının Sınırları
Sürdürülebilir Muğlaklığın Jeopolitiği: 2026 ABD-İran Krizi ve Ankara NATO Zirvesi Ekseninde Türk Dış Politikasının Sınırları Bu makale, 2026 yılının ilk yarısında küresel ve bölgesel düzeyde yaşanan şok dalgalarını, makroekonomik bilanço yanılsamaları ve "transaksiyonel jeopolitik" kuramı çerçevesinde incelemektedir. 28 Şubat 2026’da patlak veren ABD-İran savaşı, ardından gelen 7-8 Nisan 2026 ateşkesi ve 19 Haziran 2026’da imzalanması planlanan Cenevre Mutabakat Muhtırası (MOU), küresel jandarmalık rolünün sınırlarını netleştirmiştir. Çalışma, iktisadi sefalet içindeki bir aktörün (İran) asimetrik zafer kazanabileceğini, dünyanın en borçlu süper gücünün (ABD) ise borcu bir kaldıraç olarak kullanabileceğini tarihsel analojilerle (Osmanlı İmparatorluğu ve 16. yüzyıl İspanyası) ortaya koymaktadır. Bu küresel kırılma zemininde, 7-8 Temmuz 2026 Ankara NATO Zirvesi arifesinde Türkiye’nin "vazgeçilmez müttefik" statüsünden "kaçınılmaz ortak" konumuna geçişi ve "ipte yürüyen cambaz" metaforu üzerinden taktiksel deha ile stratejik atalet arasındaki denge tartışılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Transaksiyonel NATO, Stratejik Muğlaklık, 2026 Ankara Zirvesi, Kaçınılmaz Ortak, Yapıcı Muğlaklık. 1. Giriş ve Kuramsal Çerçeve: Bilanço Yanılsaması ve Gücün Yeniden Tanımlanması Uluslararası ilişkiler literatüründe liberal ve neorealist kuramlar, bir aktörün jeopolitik kapasitesini çoğunlukla makroekonomik rasyonalite, bütçe dengeleri ve "kusursuz bilançolar" üzerinden okuma eğilimindedir. Oysa 2026 yılının ilk yarısında küresel sistemde yaşanan asimetrik kırılmalar, bu doğrusal korelasyonun teorik bir kör nokta barındırdığını kanıtlamıştır. 21. yüzyıl jeopolitiğinde güç; kusursuz verilere sahip olmakla değil, mevcut yapısal zayıflıkları (kronik enflasyon, vekil güç yıkımı veya devasa
Siyaset
Büyüme İllüzyonu ve Satın Ama Gücü Paradoksu Ekonomi yönetiminin "Türkiye son 20 yıldır kesintisiz büyüyor" tezi, matematiksel olarak doğru ancak sosyolojik olarak bir illüzyondan ibarettir. 2020 pandemisi ve 2023 depremiyle taçlanan bu modelin temel karakteri şudur: Makro-Ekonomik Emme-Basma Tulumba: Enflasyonist bir ortamda faizlerin kasıtlı olarak düşük tutulması, geniş halk kitlelerinin (emeğin) satın alma gücünü eritirken, likiditeyi varlık sahibi yeni elitlerin cebine pompalamıştır. Nominal büyüme rakamları yükselirken halkın alım gücünün çökmesi, sistemin bir hatası değil; sermayenin el değiştirmesini ve yeni seçkinlerin servet birikimini hedefleyen bilinçli bir matematiksel modelin sonucudur.
Tarih
Reklam
Reklam